Arama Sonuçları
Boş arama ile 59 sonuç bulundu
- Alsancak'ta Güvenilir Uzman Avukat Bulma Rehberi: Alsancak Hukuk Uzmanları ile Doğru Tercih
Hukuki süreçlerin karmaşıklığı ve mevzuatın sürekli değişen yapısı, hukuki danışmanlık ve temsil hizmetlerinde uzmanlık gerektirmektedir. Bu bağlamda, Alsancak bölgesinde faaliyet gösteren hukuk uzmanları, müvekkillerinin haklarını koruma ve hukuki sorunlarına çözüm üretme noktasında önemli bir rol üstlenmektedir. Özellikle, Avukat Servet AKSOY gibi deneyimli isimler, İzmir ve Türkiye genelinde güvenilir bir adres olarak öne çıkmaktadır. Bu yazıda, Alsancak'ta güvenilir uzman avukat bulma sürecine dair kapsamlı bir rehber sunulacaktır. Alsancak Hukuk Uzmanları: Hukuki Danışmanlıkta Uzmanlık ve Güvenilirlik Alsancak hukuk uzmanları, farklı hukuk dallarında derin bilgi birikimi ve tecrübe sahibi olmaları sebebiyle, müvekkillerine kapsamlı hizmet sunabilmektedir. Hukuki danışmanlık ve temsil arayan bireyler ile şirketler için, doğru avukat seçimi süreci titizlikle yürütülmelidir. Bu süreçte; Uzmanlık alanlarının belirlenmesi : İhtiyaç duyulan hukuk dalına göre (örneğin, ticaret hukuku, ceza hukuku, aile hukuku) uzman avukatların tercih edilmesi, Referans ve geçmiş başarıların incelenmesi : Avukatın daha önceki dava ve danışmanlık deneyimlerinin değerlendirilmesi, İletişim ve şeffaflık : Avukat ile müvekkil arasında açık ve net iletişim kanallarının kurulması, Hukuki stratejilerin anlaşılması : Avukatın önerdiği çözüm yollarının ve stratejilerin detaylı şekilde açıklanması, gibi kriterler göz önünde bulundurulmalıdır. Bu unsurlar, hukuki süreçlerin etkin ve verimli yönetilmesini sağlamaktadır. Alsancak'ta hukuk bürolarının bulunduğu cadde Alsancak Hukuk Uzmanları ile Çalışmanın Avantajları Alsancak bölgesinde faaliyet gösteren hukuk uzmanları, bölgenin sosyoekonomik yapısını ve yerel mevzuat dinamiklerini yakından takip etmektedir. Bu durum, müvekkillerin ihtiyaçlarına uygun, yerinde ve hızlı çözümler sunulmasını mümkün kılmaktadır. Ayrıca, Alsancak hukuk uzmanları; Yerel mahkeme ve kurumlarla güçlü iletişim ağına sahiptir , Güncel mevzuat değişikliklerini yakından takip ederek hukuki riskleri minimize eder , Müvekkil odaklı ve çözüm üretici yaklaşımlar benimser , Uzun vadeli hukuki danışmanlık hizmetleri sunar , gibi avantajlar sağlamaktadır. Bu nedenle, hukuki süreçlerde başarı oranı yüksek ve güvenilir bir temsil için Alsancak hukuk uzmanları tercih edilmelidir. Hukuki danışmanlık için kullanılan hukuk kitapları ve belgeler Avukata Soru Sormak Kaç TL? Hukuki danışmanlık hizmetlerinde maliyet unsuru, müvekkillerin en çok merak ettiği konular arasında yer almaktadır. Avukata soru sormak kaç TL sorusunun cevabı, danışmanın kapsamına, avukatın deneyim seviyesine ve hukuki konunun karmaşıklığına göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak; İlk danışma ücretleri : Bazı hukuk büroları ilk görüşmeyi ücretsiz sunarken, bazıları belirli bir ücret talep etmektedir. Saatlik ücretlendirme : Avukatlar, danışmanlık hizmetlerini saatlik bazda ücretlendirebilir. Dosya bazlı ücretlendirme : Özellikle dava süreçlerinde, dosyanın kapsamına göre sabit ücret belirlenebilir. Ek hizmet ücretleri : İcra takibi, resmi yazışmalar ve mahkeme işlemleri gibi ek hizmetler için ayrıca ücret talep edilebilir. Bu nedenle, hukuki danışmanlık almadan önce ücretlendirme politikalarının net olarak öğrenilmesi ve yazılı olarak teyit edilmesi önem arz etmektedir. Böylece, maliyetler konusunda sürprizlerle karşılaşılmasının önüne geçilebilir. Alsancak Uzman Avukat Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Alsancak bölgesinde hukuki destek arayışında olanlar için, uzman avukat seçimi sürecinde dikkat edilmesi gereken bazı temel hususlar bulunmaktadır. Bunlar; Lisans ve yetkinlik belgelerinin doğrulanması : Avukatın baroya kayıtlı olması ve uzmanlık alanlarının belgelenmiş olması, Deneyim süresi ve dava geçmişi : Özellikle benzer hukuki konularda tecrübe sahibi olması, Müvekkil yorumları ve referanslar : Daha önce hizmet almış kişilerin geri bildirimleri, Hukuki strateji ve yaklaşım tarzı : Avukatın çözüm odaklı ve şeffaf bir iletişim kurması, Ulaşılabilirlik ve iletişim kolaylığı : Süreç boyunca avukata kolayca ulaşılabilmesi, şeklinde sıralanabilir. Bu kriterler, hukuki süreçlerin sağlıklı ve etkin yürütülmesini temin etmektedir. Ayrıca, Alsancak bölgesinde faaliyet gösteren alsancak uzman avukat seçenekleri arasında bu özelliklere sahip avukatların tercih edilmesi, hukuki başarının anahtarıdır. Hukuki Danışmanlıkta Şeffaflık ve Etik İlkeler Hukuki danışmanlık ve temsil hizmetlerinde şeffaflık, müvekkil ile avukat arasındaki güvenin temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, avukatların; Hukuki süreçlerin her aşamasını detaylı şekilde açıklaması , Ücretlendirme ve ek masraflar konusunda açık bilgi vermesi , Müvekkilin hak ve yükümlülüklerini netleştirmesi , Gizlilik ve etik kurallara titizlikle uyması , gibi sorumlulukları bulunmaktadır. Bu ilkeler, hukuki hizmet kalitesinin artırılmasına ve müvekkil memnuniyetinin sağlanmasına katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla, Alsancak hukuk uzmanları arasında seçim yapılırken, bu etik ve profesyonel standartlara uyum gösteren avukatların tercih edilmesi önemlidir. Hukuki Süreçlerde Başarı İçin Stratejik Yaklaşım Hukuki süreçlerin karmaşıklığı ve uzunluğu, doğru stratejik planlama gerektirmektedir. Bu noktada, Alsancak hukuk uzmanları; Durum analizi yaparak hukuki riskleri belirler , Alternatif çözüm yollarını değerlendirir , Müvekkilin hedefleri doğrultusunda hareket eder , Mahkeme dışı çözüm yöntemlerini (arabuluculuk, uzlaşma) önerir , gibi yöntemlerle sürecin etkin yönetilmesini sağlar. Bu stratejik yaklaşım, hem zaman hem de maliyet açısından avantajlar sunmakta ve müvekkilin lehine sonuçlar elde edilmesine olanak tanımaktadır. Alsancak'ta hukuki danışmanlık ve temsil hizmetlerinde güvenilir bir uzman avukat bulmak, hukuki süreçlerin başarıyla sonuçlanması açısından kritik öneme sahiptir. Bu rehberde sunulan bilgiler ışığında, doğru avukat seçimi yapılması ve hukuki süreçlerin etkin yönetilmesi mümkün olacaktır. Avukat Servet AKSOY'un da temsil ettiği gibi, çözüm odaklı ve şeffaf yaklaşımlar, müvekkillerin haklarının en üst düzeyde korunmasını sağlamaktadır. Böylelikle, Alsancak hukuk uzmanları ile çalışmak, hukuki sorunların çözümünde güvenilir bir adım olarak değerlendirilebilir.
- MİRASÇILARIN MİRASBIRAKANIN BORÇLARINDAN SORUMLULUĞU ve RÜCU HAKKI
Miras Kalan Borçları Kim Öder? Mirasçıların Hukuki Sorumluluğu Nedir? Bir kişi vefat ettiğinde geriye yalnızca mal varlığı değil, borçları da kalır . “Miras kalan borçlardan kim sorumludur?” “Mirasçıların sorumluluğu sınırsız mı?” “Mirası kabul eden kişi tüm borçları ödemek zorunda mı?” Türk hukukunda bu konu Türk Medeni Kanunu (TMK) ve Türk Borçlar Kanunu (TBK) hükümleri çerçevesinde düzenlenmiştir. Miras hukuku bakımından temel kural şudur: Mirası kabul eden mirasçılar, mirasbırakanın borçlarından müteselsilen ve şahsen sorumludur. Bu yazıda mirasçıların borçlardan sorumluluğunu, kanuni dayanaklarını ve uygulamadaki önemli noktaları ayrıntılı şekilde ele alıyoruz. Miras Nedir? Tereke Kavramı Ne Anlama Gelir? Bir kişinin ölümü ile birlikte onun kalan tüm malvarlığına tereke denir. Tereke yalnızca taşınmazlar, bankadaki paralar veya araçlardan ibaret değildir. Aynı zamanda: Banka kredileri Senet ve çek borçları Vergi borçları Tazminat borçları Kira borçları İcra borçları gibi tüm mali yükümlülükler de terekeye dahil olur . Dolayısıyla mirasçılar yalnızca malları değil, aynı zamanda borçları da devralabilir . Mirasçılar Borçlardan Sorumlu Mudur? Türk Medeni Kanunu bu konuda açık bir düzenleme içerir. TMK m.599’a göre: Miras, mirasbırakanın ölümü ile birlikte bir bütün olarak mirasçılara geçer. Bu hüküm çok önemli bir sonuç doğurur. Mirasçılar, mirası kabul ettikleri anda: Malvarlığını Alacakları Borçları toplu olarak devralmış olurlar. Başka bir ifadeyle mirasçı, mirası kabul ettiği anda miras bırakanın hukuki konumuna geçer. Mirasçıların Borçlardan Sorumluluğunun Niteliği Türk hukukunda mirasçıların borçlardan sorumluluğu iki önemli özelliğe sahiptir: Şahsi sorumluluk Müteselsil sorumluluk Bu iki kavram uygulamada büyük önem taşır. Mirasçıların Şahsi Sorumluluğu Türk Medeni Kanunu’na göre mirasçıların sorumluluğu yalnızca miras kalan malvarlığı ile sınırlı değildir. Yani mirasçı sadece tereke mallarıyla değil, kendi kişisel malvarlığı ile de sorumlu olabilir. Örneğin: Miras bırakanın 1.000.000 TL borcu 400.000 TL malvarlığı bulunuyorsa, mirasçı mirası kabul ettiğinde kalan 600.000 TL’den de sorumlu hale gelebilir. Bu nedenle miras hukukunda mirasın kabulü son derece ciddi sonuçlar doğurur. Mirasçıların Müteselsil Sorumluluğu (TBK) Mirasçıların sorumluluğunun en önemli özelliklerinden biri de müteselsil sorumluluğun söz konusu olmasıdır. Türk Borçlar Kanunu m.162 ve devamı hükümlerine göre: Müteselsil borçluluk halinde alacaklı borcun tamamını borçlulardan herhangi birinden talep edebilir. Bu kural miras hukukunda da uygulanır. Yani miras bırakanın birden fazla mirasçısı varsa, alacaklı borcun tamamı için tek bir mirasçıya veya tüm mirasçılara veyahut dilediği kadar mirasçıya başvurabilir. Örneğin: Miras bırakanın 900.000 TL borcu ve üç mirasçısı olduğunu düşünelim. Alacaklı: Her mirasçıdan 300.000 TL istemek zorunda değildir 900.000 TL’nin tamamını tek bir mirasçıdan talep edebilir. Borcu ödeyen mirasçı ise daha sonra diğer mirasçılara rücu edebilir. MİRASÇILARIN BİRBİRİNE RÜCU HAKKI Mirasçıların mirasbırakanın borçlarından müteselsilen sorumlu olması , uygulamada şu sonucu doğurur: Alacaklı borcun tamamını mirasçılardan yalnızca birinden tahsil edebilir. Ancak bu durum borcu ödeyen mirasçının diğer mirasçılar karşısında tek başına sorumlu olduğu anlamına gelmez. Türk Borçlar Kanunu müteselsil borçlular arasındaki iç ilişkiyi açık şekilde düzenlemiştir. TBK m.167 hükmüne göre: Müteselsil borçlulardan biri borcun tamamını veya payından fazlasını öderse, ödediği fazla miktar için diğer borçlulara rücu edebilir. Miras hukukunda da bu hüküm uygulanır. Çünkü mirasçılar, mirasbırakanın borçları bakımından müteselsil borçlu konumundadır. Dolayısıyla alacaklı borcun tamamını tek bir mirasçıdan tahsil etse bile, bu mirasçı ödediği miktarın diğer mirasçıların payına düşen kısmını geri isteme hakkına sahiptir. Rücu Alacağının Hukuki Dayanağı Mirasçıların birbirine karşı rücu hakkının hukuki temeli iki ayrı düzenlemeye dayanır: Türk Medeni Kanunu m.599: Mirasın mirasçılara bir bütün halinde geçmesi ve mirasçıların borçlardan sorumlu olması Türk Borçlar Kanunu m.162 ve devamı: Müteselsil borçluluk ve borçlular arasındaki iç ilişki Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç şudur: Mirasçılar alacaklıya karşı müteselsil borçlu , kendi aralarındaki ilişkide ise payları oranında sorumludur. Rücu Hakkı Nasıl Hesaplanır? Mirasçılar arasındaki sorumluluk genellikle miras payı oranına göre belirlenir. Örneğin: Bir kişinin üç çocuğu olduğunu ve mirasın eşit paylaşıldığını düşünelim. Toplam borç: 900.000 TL Mirasçı sayısı: 3 Bu durumda her mirasçının iç ilişkide sorumlu olduğu pay: 300.000 TL'dir. Ancak alacaklı borcun tamamını yalnızca bir mirasçıdan tahsil ederse: O mirasçı 900.000 TL öder Kendi payı: 300.000 TL Diğer mirasçılardan talep edebileceği toplam tutar: 600.000 TL Bu durumda her mirasçıya 300.000 TL rücu edilir. Borcu Ödeyen Mirasçı Diğer Mirasçılara Nasıl Başvurur? Borcu tek başına ödeyen mirasçının diğer mirasçılara karşı rücu edebilmesi için izlemesi gereken hukuki yol şu şekildedir: 1. Borcun Ödendiğinin Belgelenmesi Öncelikle mirasçı icra dosyası, banka ödeme dekontu, mahkeme kararı, alacaklıya yapılan ödeme belgeleri gibi belgelerle borcun tamamını ödediğini ispatlamalıdır. Bu belgeler rücu talebinin temelini oluşturur. 2. Diğer Mirasçılara İhtar Gönderilmesi Uygulamada çoğu zaman ilk adım olarak diğer mirasçılara noter aracılığıyla ihtarname gönderilir. Bu işlem, rücu hakkının kullanılabilmesi için zorunlu olmamakla birlikte temerrüt faizi talep edilebilmesi için gereklidir. Bu ihtarnamede mirasbırakanın borcu, borcun tamamının ödendiği, her mirasçının sorumlu olduğu pay, belirli süre içinde ödeme yapılması gerektiği açık şekilde belirtilir. Bu adım zorunlu olmasa da ileride açılacak dava açısından önemli bir delil niteliği taşır. 3. İcra Takibi Başlatılması Diğer mirasçılar ödeme yapmazsa borcu ödeyen mirasçı ilamsız icra takibi başlatabilir veya alacak davası ikame edebilir. Takip ya da dava konusu alacak rücu alacağıdır ve her mirasçının miras payına düşen borç miktarıdır. İcra takibine itiraz edilmesi halinde alacaklı mirasçı itirazın iptali davası açabilir. Önemli Bir Hukuki Nokta Borcu ödeyen mirasçı kendi payına düşen kısım için rücu edemez. Yani rücu yalnızca fazladan ödenen kısım için mümkündür. Örneğin: Toplam borç: 600.000 TL İki mirasçı var. Borcu tek başına ödeyen mirasçı: kendi payı: 300.000 TL diğer mirasçıdan isteyebileceği tutar: 300.000 TL Mirasçıların mirasbırakanın borçlarından müteselsilen sorumlu olması , alacaklıyı koruyan güçlü bir hukuki mekanizmadır. Ancak bu sistem aynı zamanda borcu tek başına ödeyen mirasçıyı da korur. Türk Borçlar Kanunu hükümleri sayesinde borcu ödeyen mirasçı, diğer mirasçılara karşı rücu hakkına sahiptir. Bu hak sayesinde mirasçılar arasındaki mali yük miras payları oranında dengelenir. Mirasçılar Borçlardan Nasıl Kurtulabilir? Miras hukukunda borçlardan korunmanın en önemli yolu mirasın reddidir. TMK m.605’e göre: Mirasçılar mirası reddedebilir. Miras reddedildiğinde, mirasçı tereke ile hiçbir ilişki kurmaz ve borçlardan sorumlu olmaz. Mirasın Reddi Süresi Mirasın reddi belirli bir süre içinde yapılmalıdır. TMK m.606’ya göre: Mirasın reddi süresi üç aydır. Bu süre yasal mirasçılar için ölüm tarihinden; atanmış mirasçılar için vasiyetnamenin öğrenilmesinden itibaren başlar. Süre geçerse miras hukuken kabul edilmiş sayılır. Borca Batık Miras (Hükmen Red) Bazı durumlarda mirasçının ayrıca reddi miras yapmasına gerek olmayabilir. TMK m.605/2 hükmüne göre: Tereke açıkça borca batıksa miras reddedilmiş sayılır. Bu durum uygulamada hükmen ret olarak adlandırılır. Ancak bu hususun çoğu zaman mahkeme kararı ile tespit edilmesi gerekir. Mirasçılara Karşı İcra Takibi Yapılabilir Mi? Evet. Miras bırakanın borçları için alacaklılar, doğrudan mirasçılara karşı icra takibi başlatabilir. Bu takipte mirasçılar, müteselsil borçlu sayılır ve borcun tamamından sorumlu tutulabilir. Uygulamada En Çok Yapılan Hata Miras hukukunda vatandaşların en sık yaptığı hatalardan biri şudur: Mirası kabul ettikten sonra borçlardan kaçabileceklerini düşünmek. Oysa miras kabul edildiğinde tüm borçlar ve tüm hukuki sorumluluklar mirasçılara geçer. Bu nedenle özellikle aşağıdaki durumlarda hukuki danışmanlık alınması çok önemlidir: Banka kredisi bulunan miraslar İcra borcu olan miraslar Ticari borçlar Kefalet borçları Sonuç: Miras Kadar Borç da Geçer Türk hukukunda miras yalnızca malvarlığının paylaşılması değildir. Miras bırakanın tüm hakları ve borçları mirasçılara geçer. Bu nedenle mirasçılar borçlardan şahsen ve müteselsilen sorumludur. Alacaklı borcun tamamını herhangi bir mirasçıdan isteyebilir. Borç yükü ağır olan tereke durumlarında mirasçıların en önemli hukuki seçeneği ise mirasın reddi kurumudur. Bu nedenle miras bırakanın mali durumu iyi analiz edilmeli ve gerektiğinde yasal süreler içinde hukuki işlem yapılmalıdır.
- AİLE KONUTU İTİRAZI TAHLİYEYİ DURDURUR MU?
Tahliye Taahhütnamesinde Eşin İmzası Yoksa Ne Olur? Kiracılar hakkında tahliye taahhütnamesine dayanılarak başlatılan icra takiplerinde veya açılan tahliye davalarında sıkça ileri sürülen savunmalardan biri şudur: “Bu ev aile konutudur, tahliye taahhütnamesinde eşimin imzası yoktur.” Peki gerçekten eşin imzası yoksa tahliye taahhütnamesi geçersiz midir? Kiracı bu iddiayı ileri sürerse tahliye davası otomatik olarak düşer mi? Yargıtay’ın güncel kararları, aile konutu itirazının belirli şartlara bağlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu yazıda aile konutu itirazının tahliye taahhütnamesine etkisini , eş rızası meselesini ve Yargıtay’ın güncel yaklaşımını detaylı şekilde ele alıyoruz. TAHLİYE TAAHHÜTNAMESİ NEDİR? Tahliye taahhütnamesi, kiracının kiralanan taşınmazı belirli bir tarihte boşaltacağını yazılı olarak taahhüt etmesidir. Türk Borçlar Kanunu’na göre; kiracı, kira sözleşmesi kurulduktan sonra, yazılı şekilde, belirli bir tahliye tarihi göstererek taşınmazı boşaltmayı taahhüt edebilir. Bu durumda kiracı belirtilen tarihte çıkmazsa ev sahibi iki yoldan birini kullanabilir: İcra yoluyla tahliye Tahliye davası açılması Bu nedenle tahliye taahhütnamesi kiraya veren açısından son derece güçlü bir hukuki belgedir. Ancak uygulamada kiracılar çoğu zaman “eşimin rızası yok” savunmasına başvurmaktadır. AİLE KONUTU NEDİR? Türk Medeni Kanunu’nda aile konutu özel olarak korunmaktadır. TMK m.194/1 hükmüne göre: “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.” Bu düzenlemenin amacı eşlerden birinin tek başına aileyi barınma hakkından mahrum bırakmasını önlemektir. Bu nedenle; Satış işlemleri Kira sözleşmesinin feshi Aile konutuna ilişkin bazı hukuki işlemler diğer eşin rızasına bağlanmıştır. TAHLİYE TAAHHÜTNAMESİNDE EŞİN RIZASI GEREKİR Mİ? Eğer kiralanan yer aile konutu niteliğindeyse , kiracı eşin tek başına verdiği tahliye taahhütnamesi diğer eş açısından bağlayıcı olmayabilir. Başka bir ifadeyle, eşin rızası olmadan verilen tahliye taahhütnamesi geçersiz sayılabilir. Ancak burada kritik bir nokta vardır: Uygulamada çoğu kiracı sadece dava açıldıktan sonra “aile konutu” savunması yapmaktadır. Yargıtay’a göre bu savunma her zaman yeterli değildir. YARGITAY’A GÖRE AİLE KONUTU İTİRAZI NASIL YAPILMALIDIR? Yargıtay’ın güncel kararlarında ortaya koyduğu önemli ilke şudur: Tahliye taahhütnamesinde imzası bulunmayan eş, aile konutu itirazını zamanında bildirmelidir. Buna göre; Tahliye taahhütnamesi verilmişse Kiraya veren henüz icra takibi başlatmamış veya dava açmamışsa Diğer eş kiraya verene aile konutu itirazında bulunmalıdır Bu bildirim yapılmazsa kiraya veren tahliye taahhütnamesine güvenerek işlem yapabilir. YARGITAY KARARLARINDAKİ TEMEL İLKE Yargıtay kararlarında özetle şu yaklaşım benimsenmektedir: Aile konutu üzerindeki işlemler eş rızasına bağlıdır. Ancak kiraya veren iyi niyetli üçüncü kişi konumundadır. Diğer eşin aile konutu itirazını önceden bildirmesi gerekir. Bu nedenle; kiraya veren, eşin itirazından haberdar değilse tahliye taahhütnamesine dayanabilir. Yargıtay kararlarında bu durum şu şekilde değerlendirilmiştir: Aile konutu iddiasında bulunan eş, tahliye taahhütnamesi düzenlenirken imza atmayan eş, kiraya verene önceden bildirim yapmamışsa tahliye işlemi engellenemeyebilir. Başka bir ifadeyle aile konutu savunması, her durumda tahliyeyi durdurmaz. EŞİN BİLDİRİM YAPMASI NEDEN ÖNEMLİDİR? Yargıtay’ın bu yaklaşımının temelinde hukuki güvenlik ilkesi bulunmaktadır. Kiraya veren açısından bakıldığında; Tahliye taahhütnamesi yazılıdır Kiracı tarafından imzalanmıştır Kiraya veren bu belgeye güvenerek işlem yapmaktadır Eğer diğer eş önceden herhangi bir bildirim yapmamışsa , kiraya verenin bu taahhütnameye güvenmesi hukuken korunmaktadır. Bu nedenle Yargıtay uygulamasında bildirim şartı büyük önem taşımaktadır. UYGULAMADA SIK GÖRÜLEN BİR SENARYO Uygulamada şu durum çok sık yaşanmaktadır: Kiracı tek başına tahliye taahhütnamesi imzalar. Tahliye tarihi geldiğinde taşınmaz boşaltılmaz. Ev sahibi icra takibi başlatır. Kiracı bu kez “eşimin rızası yok” savunmasını ileri sürer. Yargıtay kararlarına göre; eğer diğer eş önceden kiraya verene aile konutu bildirimi yapmamışsa , bu savunma her zaman tahliyeyi engellemez. AİLE KONUTU ŞERHİ KONULMASI ÇÖZÜM OLUR MU? Eşler tapuda bulunan taşınmazlar için aile konutu şerhi koydurabilir. Ancak kiralık taşınmazlarda bu sistem her zaman uygulanamaz. Bu nedenle kiracının eşi: Kiraya verene yazılı bildirim yapabilir Aile konutu olduğunu bildirebilir Rıza vermediğini açıklayabilir Bu bildirim yapılırsa kiraya veren tahliye taahhütnamesine dayanmakta zorlanabilir. SONUÇ: HER “EŞİMİN RIZASI YOK” SAVUNMASI GEÇERLİ DEĞİLDİR Tahliye taahhütnamesine dayalı tahliye davalarında aile konutu itirazı önemli bir savunma olsa da , bu savunma her durumda geçerli değildir. Yargıtay uygulamasına göre: Tahliye taahhütnamesinde eşin imzası yoksa Taşınmaz aile konutu ise Diğer eş bu durumu kiraya verene önceden bildirmelidir Eğer böyle bir bildirim yapılmamışsa kiraya veren tahliye taahhütnamesine dayanarak tahliye talep edebilir. Bu nedenle tahliye taahhütnamesi ve aile konutu iddiaları somut olayın özelliklerine göre uzman bir avukat eşliğinde dikkatle değerlendirilmelidir.
- TAHLİYE TAAHHÜTNAMESİ NASIL HAZIRLANIR? | Geçerlilik Şartları ve Uygulama Rehberi
Kiracı ile ev sahibi arasındaki sık rastlanan uyuşmazlık konularından biri kiracının taşınmazı ne zaman ve hangi şartlarla boşaltacağı, tahliye edeceği meselesidir. Özellikle kira sözleşmesi devam ederken kiracının tahliye edilmesi oldukça zor olduğundan, uygulamada tahliye taahhütnamesi büyük önem taşımaktadır. Peki tahliye taahhütnamesi nedir? , nasıl hazırlanır? , hangi şartlarda geçerlidir? , geçersiz sayılmasına yol açan hatalar nelerdir? Bu yazıda tahliye taahhütnamesinin hukuki niteliğini, geçerlilik şartlarını ve uygulamada en sık yapılan hataları detaylı şekilde ele alıyoruz. Tahliye Taahhütnamesi Nedir? Tahliye taahhütnamesi, kiracının kiralanan taşınmazı belirli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak kabul ettiği belge dir. Başka bir ifadeyle kiracı, bu belge ile: Kiralananı belirli bir tarihte boşaltacağını, O tarihte taşınmazı teslim edeceğini, Tahliye etmezse hakkında icra takibi yapılabileceğini peşinen kabul etmiş olur. Bu belge, Türk Borçlar Kanunu m.352/1 kapsamında düzenlenmiştir. Kanuna göre kiracı, kiralananın tesliminden sonra kiraya verene karşı belirli bir tarihte taşınmazı boşaltacağını yazılı olarak taahhüt ederse , kiraya veren bu tarihten itibaren bir ay içinde tahliye davası açabilir veya icra yoluyla tahliye talep edebilir. Tahliye Taahhütnamesi Ne İşe Yarar? Tahliye taahhütnamesi, ev sahibi açısından kiracıyı tahliye edebilmenin en güçlü ve en hızlı yollarından biridir . Normal şartlarda kiracı: kira sözleşmesi devam ederken kira bedelini ödediği sürece evden çıkarılamaz. Ancak geçerli bir tahliye taahhütnamesi varsa , kiraya veren, doğrudan icra dairesinde tahliye takibi başlatabilir veya tahliye davası açabilir Bu nedenle tahliye taahhütnamesi uygulamada kiraya veren açısından ciddi bir hukuki güvence sağlar. Tahliye Taahhütnamesinin Geçerlilik Şartları Tahliye taahhütnamesinin geçerli sayılabilmesi için bazı şartların bulunması gerekir. Bu şartlardan biri eksikse belge hukuken geçersiz sayılabilir . 1. Yazılı Olması Zorunludur Tahliye taahhüdü mutlaka yazılı şekilde düzenlenmelidir . Sözlü olarak verilen bir tahliye sözü hukuken geçerli değildir . Yazılı belge; adi yazılı belge noter düzenlemesi noter onaylı belge şeklinde olabilir. Ancak uygulamada ispat kolaylığı ve imzaya itiraz sorunu açısından noter düzenlemesi tercih edilmektedir . 2. Kiralananın Tesliminden Sonra Verilmelidir Tahliye taahhütnamesinin en önemli geçerlilik şartlarından biri budur. Kiracı taşınmaza henüz girmeden önce imzalanan tahliye taahhütnameleri çoğu durumda geçersiz sayılır . Çünkü kanun açıkça: Tahliye taahhüdünün kiralananın tesliminden sonra verilmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu nedenle kira sözleşmesi ile aynı gün imzalanan tahliye taahhütnameleri çoğu zaman hukuki tartışma konusu olur. 3. Tahliye Tarihi Açıkça Belirtilmelidir Tahliye taahhütnamesinde mutlaka kesin bir tahliye tarihi bulunmalıdır. Örneğin: “İhtiyaç halinde boşaltırım” “Ev sahibi isterse çıkarım” “Talep edilirse tahliye ederim” gibi ifadeler geçerli tahliye taahhüdü oluşturmaz . Belgede şu şekilde net bir tarih bulunmalıdır : "Kiralananı 01.07.2026 tarihinde tahliye edeceğimi kabul ve taahhüt ederim." 4. Kiracı Tarafından İmzalanmış Olmalıdır Tahliye taahhütnamesi kiracı tarafından imzalanmalıdır . Kiracı birden fazla kişi ise (örneğin eşler birlikte kiracıysa) tüm kiracıların imzası bulunmalıdır . Aksi halde belge geçersiz sayılabilir. 5. Kiralanan Taşınmaz Açıkça Belirtilmelidir Belgede hangi taşınmazın tahliye edileceği açıkça yazmalıdır. Taşınmazın adresi, daire numarası, apartman adı gibi bilgiler yer almalıdır. Bu bilgiler bulunmazsa tahliye taahhüdünün hangi taşınmaza ilişkin olduğu tartışmalı hale gelebilir . Tahliye Taahhütnamesi Nasıl Hazırlanır? Geçerli bir tahliye taahhütnamesinde şu bilgiler bulunmalıdır: kiracının adı soyadı kiraya verenin adı soyadı kiralanan taşınmazın adresi tahliye tarihi kiracının imzası belge tarihi Örnek bir tahliye taahhüdü metni şu şekilde olabilir: Örnek Metin: “Kiracısı bulunduğum İzmir ili … ilçesi … mahallesi … adresinde bulunan taşınmazı, hiçbir ihtara gerek kalmaksızın 01.07.2026 tarihinde tahliye ederek kiraya verene teslim edeceğimi kabul ve taahhüt ederim.” Tahliye Taahhütnamesine Rağmen Kiracı Çıkmazsa Ne Olur? Kiracı tahliye tarihinde taşınmazı boşaltmazsa kiraya veren, İcra dairesinde tahliye takibi başlatabilir veya tahliye davası açabilir. Uygulamada en hızlı yöntem icra yoluyla tahliye takibi dir. Kiraya veren, tahliye tarihinden itibaren bir ay içinde icra takibi başlatmalıdır. Bu süre kaçırılırsa tahliye taahhüdüne dayanma hakkı kaybedilebilir . Tahliye Taahhütnamesinin Geçersiz Sayıldığı Durumlar Uygulamada birçok tahliye taahhütnamesi hatalı düzenlendiği için mahkemeler tarafından geçersiz sayılmaktadır. En sık görülen geçersizlik nedenleri şunlardır: kira sözleşmesi ile aynı gün imzalanması tahliye tarihinin net olmaması kiracı yerine başkasının imzalaması imza tarihinin kiracı tarafından ispat edilebilmesi taşınmaz adresinin belirtilmemesi Bu tür hatalar nedeniyle kiraya veren tahliye hakkını kaybedebilir . Tahliye Taahhütnamesi İcra Yoluyla Nasıl Kullanılır? Geçerli bir tahliye taahhütnamesi varsa kiraya veren: İcra dairesine başvurur Tahliye takibi başlatır Kiracıya ödeme ve tahliye emri gönderilir Kiracı bu takibe itiraz etmezse , icra müdürlüğü tarafından zorla tahliye işlemi gerçekleştirilebilir. Uygulamada En Çok Sorulan Sorular Tahliye taahhütnamesi kira sözleşmesi ile aynı gün imzalanabilir mi? Uygulamada sık görülse de bu durum çoğu zaman hukuki tartışmalara yol açar . En güvenli yöntem, tahliye taahhüdünün kiracı taşınmaza yerleştikten sonra imzalanmasıdır . Tahliye taahhütnamesi noter şart mı? Hayır. Adi yazılı şekilde de geçerlidir. Ancak noter düzenlemesi ispat açısından çok daha güçlüdür . Kiracı tahliye taahhüdünü iptal edebilir mi? Kiracı; baskı hile irade sakatlığı gibi durumları ispat ederse tahliye taahhüdünün geçersiz olduğunu ileri sürebilir . Sonuç Tahliye taahhütnamesi, kiraya veren ile kiracı arasındaki kira ilişkilerinde en etkili tahliye araçlarından biridir . Ancak bu belgenin hukuken geçerli sayılabilmesi için: yazılı olması kiralananın tesliminden sonra verilmesi kesin tahliye tarihi içermesi kiracı tarafından imzalanması gibi şartların eksiksiz yerine getirilmesi gerekir. Aksi halde tahliye taahhütnamesi mahkemeler tarafından geçersiz sayılabilir ve kiraya veren tahliye hakkını kaybedebilir . Bu nedenle tahliye taahhütnamesi hazırlanırken hukuki destek alınması , ileride doğabilecek ciddi uyuşmazlıkların önüne geçilmesini sağlar.
- BORÇ YÜZÜNDEN HAPİS CEZASI VAR MI? | Türk Hukukunda Para Borcu Nedeniyle Hapse Girilir mi? İcra Borcu, Nafaka Borcu ve Taahhüdü İhlal Durumları
Toplumda cevabı en çok merak edilen hukuki sorulardan biri şudur: “Borç yüzünden hapse girilir mi?” Özellikle banka borcu, kredi kartı borcu, senet borcu veya icra borcu bulunan kişiler çoğu zaman borç nedeniyle hapis cezası alacaklarını düşünerek endişe duyarlar. Türk hukukunda temel kural oldukça açıktır: Hiç kimse yalnızca para borcunu ödeyemediği için hapis cezasına çarptırılamaz. Ancak bu kuralın bazı önemli istisnaları bulunmaktadır. Bazı durumlarda kişi borcun kendisi nedeniyle değil, hukuki yükümlülüğe aykırı davranması nedeniyle tazyik hapsi ile karşılaşabilir. Bu yazıda borç yüzünden hapis cezası olup olmadığı, icra borcu nedeniyle hapse girilip girilmeyeceği, nafaka borcunun hapis cezasına yol açıp açmadığı ve taahhüdü ihlal durumunun hukuki sonuçları detaylı şekilde ele alınacaktır. BORÇ YÜZÜNDEN HAPİS CEZASI VAR MI? Kısa ve net cevap: Hayır. Türk hukukunda para borcu hapis cezasına dönüşmez. Bu ilke modern hukuk sistemlerinin temel prensiplerinden biridir. Bir kişi yalnızca ekonomik zorluklar nedeniyle borcunu ödeyemediği için özgürlüğünden mahrum bırakılamaz. Bu nedenle aşağıdaki borçlar hapis cezasına neden olmaz: Banka kredisi borcu Kredi kartı borcu Senet borcu Ticari borçlar Fatura borçları Kira borcu İcra takibine konu para borçları Bu borçlar ödenmezse alacaklı kişi icra takibi başlatabilir , haciz işlemleri uygulanabilir veya borçlunun malvarlığına el konulabilir. Ancak sadece borç nedeniyle hapis cezası verilmesi mümkün değildir. İCRA BORCU YÜZÜNDEN HAPİS CEZASI VAR MI? Uygulamada en sık sorulan sorulardan biri de şudur: “İcra borcu yüzünden hapse girilir mi?” Bu sorunun cevabı da kural olarak hayırdır. İcra takibi sonucunda borç ödenmezse şu işlemler uygulanabilir: Maaş haczi Banka hesaplarına haciz Araç haczi Taşınmaz haczi Malların icra yoluyla satılması Görüldüğü üzere icra sistemi borçlunun özgürlüğünü değil malvarlığını hedef alır. Dolayısıyla icra borcu ödenmediği için doğrudan hapis cezası uygulanması mümkün değildir. KREDİ KARTI BORCU VE BANKA BORCU HAPİS CEZASINA YOL AÇAR MI? Toplumda en yaygın yanlış inanışlardan biri kredi kartı borcu veya banka borcu nedeniyle hapse girileceği düşüncesidir. Oysa bu borçların tamamı para borcu niteliğindedir. Bu nedenle: Kredi kartı borcu ödenmezse hapis cezası uygulanmaz. Banka kredisi ödenmezse hapis cezası uygulanmaz. Senet borcu ödenmezse hapis cezası uygulanmaz. Alacaklı banka veya kişi yalnızca icra takibi başlatabilir ve haciz işlemleri uygulayabilir. BORÇ NEDENİYLE HAPİS CEZASININ İSTİSNALARI Her ne kadar Türk hukukunda borç nedeniyle hapis cezası uygulanmasa da , bazı istisnai durumlarda tazyik hapsi gündeme gelebilir. Bu durumlarda hapis cezası borcun kendisi nedeniyle değil, hukuki yükümlülüğün ihlal edilmesi nedeniyle uygulanır. En önemli istisnalar şunlardır: Nafaka borcunun ödenmemesi İcra dairesinde verilen taahhüdün ihlali Mal beyanında bulunmamak İcra sürecinde bazı hukuka aykırı davranışlar NAFAKA BORCU ÖDENMEZSE HAPİS CEZASI VAR MI? Türk hukukunda borç nedeniyle hapis cezasının en bilinen istisnası nafaka borcudur. Mahkeme kararıyla hükmedilen: İştirak nafakası Yoksulluk nafakası Tedbir nafakası ödenmezse nafaka alacaklısı icra takibi başlatabilir. Borçlu nafaka yükümlülüğünü yerine getirmezse icra ceza mahkemesine şikayet başvurusu yapılabilir. Mahkeme bu durumda 3 aya kadar tazyik hapsi kararı verebilir. Burada önemli bir nokta vardır: Bu hapis ceza değil, zorlayıcı hapis niteliğindedir. Borçlu nafaka borcunu ödediği anda derhal tahliye edilir. TAAHHÜDÜ İHLAL SUÇU NEDİR? Borç nedeniyle hapis cezasının bir diğer önemli istisnası taahhüdü ihlal suçudur. İcra takibi sırasında borçlu bazen icra dairesinde şu şekilde bir taahhütte bulunabilir: Borcu belirli taksitlerle ödeme Belirli tarihlerde ödeme yapma Borcun belirli kısmını ödeme Bu taahhüt icra müdürlüğünde resmi tutanakla kayıt altına alınır. Borçlu bu taahhüde uymazsa taahhüdü ihlal suçu oluşur. Bu durumda icra ceza mahkemesi tarafından 3 aya kadar tazyik hapsi uygulanabilir. Burada da dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Hapis cezası borç nedeniyle değil, verilen taahhüdün ihlal edilmesi nedeniyle uygulanmaktadır. MAL BEYANINDA BULUNMAMANIN SONUCU NEDİR? İcra takibi sürecinde borçluya mal beyanında bulunma yükümlülüğü getirilebilir. Borçlu sahip olduğu malvarlığını icra dairesine bildirmek zorundadır. Bu yükümlülüğe uyulmaması halinde icra ceza mahkemesi tarafından tazyik hapsi uygulanabilir. Ancak uygulamada bu yaptırım nadiren kullanılmaktadır. BORÇTAN DOLAYI HAPİS CEZASI NEDEN YOKTUR? Modern hukuk sistemlerinde borç nedeniyle hapis cezası verilmemesi , kişinin ekonomik özgürlüğünü koruyan önemli bir ilkedir. Borç ilişkileri ceza hukuku konusu değil özel hukuk ilişkisi olarak kabul edilir. Bu nedenle hukuk sistemi borçlunun özgürlüğünü değil, malvarlığını hedef alır. Borçların tahsili için kullanılan temel mekanizma icra ve haciz sistemidir. EN ÇOK SORULAN SORULAR Borç yüzünden hapse girilir mi? Hayır. Türk hukukunda yalnızca borcun ödenmemesi nedeniyle hapis cezası verilmez. İcra borcu yüzünden hapse girilir mi? Kural olarak hayır. Ancak icra taahhüdü verilmişse ve bu taahhüt ihlal edilirse tazyik hapsi uygulanabilir. Senet borcu nedeniyle hapis cezası var mı? Hayır. Senet borcu para borcudur ve hapis cezasına yol açmaz. Nafaka ödenmezse hapis cezası var mı? Evet. Nafaka borcu ödenmezse 3 aya kadar tazyik hapsi uygulanabilir. SONUÇ: TÜRK HUKUKUNDA BORÇ YÜZÜNDEN HAPİS YOKTUR Türk hukukunda temel ilke açık ve nettir: Hiç kimse yalnızca borcunu ödeyemediği için hapse girmez. Borçların tahsili için kullanılan mekanizma icra ve haciz sistemidir. Ancak bazı özel durumlarda: Nafaka borcunun ödenmemesi İcra taahhüdünün ihlali Mal beyanında bulunmamak gibi hallerde tazyik hapsi uygulanabilir. Bu nedenle özellikle icra sürecinde verilen taahhütler ve nafaka yükümlülükleri konusunda dikkatli olunması büyük önem taşımaktadır.
- ECRİMİSİL (HAKSIZ İŞGAL TAZMİNATI) NEDİR?
Taşınmazı İzinsiz Kullanan Kişiden Tazminat Nasıl Alınır? Taşınmaz sahiplerinin sık karşılaştığı sorunlardan biri, kendilerine ait bir taşınmazın başkası tarafından izinsiz şekilde kullanılmasıdır. Arsa, tarla, ev, dükkân ya da herhangi bir taşınmazın malikin rızası olmadan kullanılması durumunda hukuk düzeni maliki korur ve “ecrimisil” adı verilen bir tazminat talep etme hakkı tanır. Peki ecrimisil nedir, kimden talep edilir, nasıl hesaplanır ve hangi durumlarda dava açılabilir? Bu yazıda ecrimisil kavramını tüm yönleriyle, örneklerle ve sık sorulan sorularla açıklıyoruz. ECRİMİSİL NEDİR? Ecrimisil , bir taşınmazın malikinin izni olmadan kullanılması halinde, taşınmazı kullanan kişinin malike ödemek zorunda olduğu haksız işgal tazminatıdır. Başka bir ifadeyle ecrimisil: Taşınmazın izinsiz kullanılması nedeniyle doğan tazminattır. Hukuken haksız işgal tazminatı olarak adlandırılır. Malik ile işgalci arasında kira sözleşmesi yoktur. Buna rağmen taşınmazdan fiilen yararlanıldığı için bir bedel ödenmesi gerekir. Bu nedenle ecrimisil çoğu zaman “geriye dönük kira bedeli” olarak da halk arasında ifade edilir. Ancak hukuken kira değil, haksız kullanım ya da işgal tazminatıdır. HANGİ DURUMLARDA ECRİMİSİL TALEP EDİLEBİLİR? Bir taşınmazın kullanımının haksız işgal sayılabilmesi için bazı şartların bulunması gerekir. Genel olarak şu durumlarda ecrimisil talep edilebilir: Taşınmazın malikinin izni olmadan kullanılması Kullanımın hukuki bir sözleşmeye dayanmaması Malikinin taşınmazı kullanma veya kiraya verme imkanının engellenmesi Örneklemek gerekirse; Bir kişi başkasına ait arsaya izinsiz ev yaparsa Bir komşu başkasının tarlasını ekip biçerse Kiracı tahliye edilmesine rağmen taşınmazı boşaltmazsa Ortaklardan biri taşınmazın tamamını tek başına kullanırsa bu durumlarda ecrimisil talep edilmesi mümkündür. ECRİMİSİL İLE KİRA ARASINDAKİ FARK NEDİR? Ecrimisil çoğu zaman kira ile karıştırılır. Ancak aralarında önemli farklar vardır. Kira Ecrimisil Sözleşmeye dayanır Sözleşme yoktur Tarafların rızası vardır Malik rıza göstermemiştir Düzenli ödeme vardır Haksız kullanım sonrası talep edilir Hukuki ilişki vardır Haksız fiil niteliği taşır Bu nedenle ecrimisil kira değildir , yalnızca haksız kullanımdan doğan bir tazminattır. ECRİMİSİL DAVASI NEDİR? Ecrimisil davası, taşınmazı haksız şekilde kullanan kişiden kullanım bedelinin tahsil edilmesi amacıyla açılan davadır. Bu dava genellikle şu davalarla birlikte görülür: El atmanın önlenmesi davası Tahliye davası Ortaklığın giderilmesi davaları Mahkeme, taşınmazın kullanım değerini belirler ve işgalcinin geriye dönük tazminat ödemesine karar verir. ECRİMİSİL NASIL HESAPLANIR? Ecrimisil hesaplanırken temel kriter taşınmazın emsal kira değeridir. Mahkemeler genellikle şu unsurları dikkate alır: Taşınmazın bulunduğu yer Emsal kira bedelleri Taşınmazın niteliği (arsa, ev, tarla vb.) Kullanım süresi Taşınmazdan elde edilen gelir Mahkeme çoğu zaman bilirkişi incelemesi yaptırarak ecrimisil miktarını belirler. Örnek Bir dükkânın aylık kira değeri 20.000 TL ise ve kişi bu dükkânı 2 yıl izinsiz kullanmışsa 2 yıl = 24 ay 24 x 20.000 = 480.000 TL ecrimisil işgalci bu bedeli ödemek zorunda kalabilir. ORTAK TAŞINMAZLARDA ECRİMİSİL İSTENEBİLİR Mİ? Evet. Paylı veya elbirliği mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda bir paydaş taşınmazın tamamını kullanıyorsa , diğer paydaşlar ecrimisil talep edebilir. Ancak bunun için çoğu durumda şu şart aranır: İntifadan men (kullanımdan men edilme) Yani diğer paydaşın taşınmazdan yararlanmasının engellenmiş olması gerekir. Örneğin, 3 kardeşin ortak olduğu bir arsayı yalnızca bir kardeş kullanıyorsa, diğer kardeşler ecrimisil talep edebilir. ECRİMİSİL GERİYE DÖNÜK KAÇ YIL İSTENEBİLİR? Ecrimisil alacağı 5 yıllık zamanaşımına tabidir. Bu nedenle dava açıldığında genellikle geriye dönük en fazla 5 yıllık kullanım bedeli talep edilebilir. Örneğin, taşınmaz 10 yıldır işgal ediliyorsa ve malik dava açarsa yalnızca son 5 yıl için ecrimisil talep edebilir. ECRİMİSİL DAVASI NASIL AÇILIR? Ecrimisil talep etmek isteyen taşınmaz sahibi şu yolu izleyebilir: Haksız kullanımın tespit edilmesi İşgalciye ihtar gönderilmesi (çoğu zaman önerilir) Ecrimisil davasının açılması Bilirkişi incelemesi yapılması Mahkemenin tazminata hükmetmesi Dava genellikle taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesinde açılır. ECRİMİSİL DAVASINDA HANGİ DELİLLER KULLANILIR? Mahkemeler genellikle şu delilleri değerlendirir: Tapu kayıtları Tanık beyanları Bilirkişi raporları Belediye kayıtları Fotoğraflar Uydu görüntüleri Tarım kayıtları Bu deliller taşınmazın kim tarafından ve ne kadar süre kullanıldığını ortaya koyar. KİRACI TAHLİYE EDİLMEZSE ECRİMİSİL İSTENEBİLİR Mİ? Evet. Kiracı sözleşmesi sona erdiği halde taşınmazı boşaltmazsa işgalci konumuna düşer. Bu durumda malik: Tahliye davası açabilir Aynı zamanda ecrimisil talep edebilir Mahkeme, sözleşmenin bitiminden sonraki kullanım için haksız işgal tazminatına hükmedebilir. TARLA VE ARSALARDA ECRİMİSİL OLUR MU? Evet. Ecrimisil yalnızca konutlar için değil: Tarla Bağ Bahçe Arsa İş yeri gibi tüm taşınmazlar için talep edilebilir. Örneğin bir kişi başkasına ait tarlayı yıllarca ekip biçerse , malik bu kullanım için ecrimisil talep edebilir. ECRİMİSİL DAVASI NE KADAR SÜRER? Davaların süresi mahkemenin yoğunluğuna göre değişmekle birlikte genellikle 1 – 2 yıl arasında sonuçlanmaktadır. Bilirkişi incelemeleri ve keşif yapılması davanın süresini etkileyebilir. ECRİMİSİL TALEBİ NEDEN ÖNEMLİDİR? Ecrimisil, taşınmaz maliklerinin mülkiyet hakkını koruyan önemli bir hukuki araçtır. Bu sayede: İzinsiz kullanım engellenir Malik zarara uğramaz Taşınmazın ekonomik değeri korunur Haksız kazanç önlenir SONUÇ Ecrimisil, bir taşınmazın malikinin izni olmadan kullanılması durumunda haksız işgalciye karşı talep edilebilen önemli bir tazminat hakkıdır. Arsa, tarla, ev veya iş yeri fark etmeksizin taşınmazın izinsiz kullanılması halinde malik, geriye dönük olarak kullanım bedelini talep edebilir ve ecrimisil davası açabilir. Bu nedenle taşınmazınızın başkaları tarafından izinsiz kullanıldığını fark ettiğinizde hukuki haklarınızı zaman kaybetmeden araştırmanız ve gerekli hukuki süreci başlatmanız büyük önem taşır.
- SATIŞ GERÇEKLEŞMEZSE EMLAKÇI ÜCRETE HAK KAZANAMAZ. | Simsarlık Sözleşmesi Olarak Emlak Komisyonu Sözleşmesi
Yargıtay İçtihatları ve Türk Borçlar Kanunu Işığında Simsarlık Sözleşmesi Olarak Emlak Komisyonu Sözleşmesi Taşınmaz alım satım işlemlerinde en çok tartışılan konulardan biri emlakçının komisyon ücretine hangi durumda hak kazanacağıdır . Uygulamada bazı emlak danışmanları yalnızca taşınmazı göstermiş olmalarına dayanarak komisyon talep edebilmekte, hatta bu nedenle icra takipleri başlatılabilmektedir. Ancak Türk Borçlar Kanunu’nun 520–525. maddeleri ve Yargıtay içtihatları , emlakçının komisyon hakkının doğması için çok açık bir şart öngörmektedir: Taşınmaz satışının gerçekleşmesi ve emlakçının bu satışın kurulmasına aracılık etmiş olması gerekir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2022 tarihli, 2020/(13)3-339 E. ve 2022/723 K. sayılı kararında , yalnızca taşınmazın gösterilmesinin komisyon ücreti doğurmayacağı açık şekilde vurgulanmıştır. Bu yazıda, Türk Borçlar Kanunu hükümleri ve Yargıtay içtihatları ışığında emlak komisyon sözleşmesinin hukuki niteliğini, emlakçının yükümlülüklerini ve hangi durumda ücret talep edilebileceğini detaylı biçimde inceleyeceğiz. Emlakçılık Faaliyetinin Hukuki Niteliği: Simsarlık Sözleşmesi Türk hukukunda emlakçılık faaliyeti, Türk Borçlar Kanunu m.520’de düzenlenen simsarlık sözleşmesinin özel bir görünümüdür. Kanuna göre simsarlık sözleşmesi; simsarın taraflar arasında bir sözleşme kurulmasına aracılık etmeyi üstlendiği , sözleşme kurulduğu takdirde ücrete hak kazandığı bir sözleşme türüdür. Dolayısıyla emlakçı taşınmazı tanıtan, alıcı ve satıcıyı buluşturan, tarafların anlaşmasına aracılık eden kişidir. Burada kritik nokta şudur: Emlakçı yalnızca bir “yer gösterici” değil, sözleşmenin kurulmasına aracılık eden kişidir. Taşınmaz Simsarlık Sözleşmesi Yazılı Olmak Zorundadır Türk Borçlar Kanunu m.520’ye göre: Taşınmaz simsarlık sözleşmesi yazılı yapılmadıkça geçerli değildir. Bu nedenle; sözlü komisyon anlaşmaları yalnızca telefon görüşmesiyle yapılan anlaşmalar yazılı sözleşme olmadan talep edilen komisyonlar hukuken geçerli kabul edilmez. Uygulamada sıkça görülen “emlak görme belgesi” ya da "yer gösterme belgesi" bu yazılı sözleşmenin bir örneğidir. Emlakçı Komisyon Ücretine Hangi Şartlarda Hak Kazanır? Türk Borçlar Kanunu m.521’e göre: Simsar ancak yaptığı faaliyet sonucunda sözleşme kurulursa ücrete hak kazanır. Bu hükümden çıkan sonuca göre emlakçı; sadece taşınmazı göstermişse sadece ilan vermişse sadece alıcı ile görüşmüşse tek başına komisyon talep edemez. EMLAKÇI EVİ GÖSTERDİ AMA SATIŞ OLMADI: KOMİSYON ÖDENİR Mİ? Komisyon hakkının doğması için şu şartların gerçekleşmesi gerekir: Taşınmaz satış sözleşmesi kurulmalıdır Satış ile emlakçının faaliyeti arasında bağlantı bulunmalıdır Emlakçı satışın gerçekleşmesine gerçekten aracılık etmiş olmalıdır Yargıtay Kararına Göre Emlakçının Asıl Görevi: Tarafları Bir Araya Getirmek ve Sözleşmenin Kurulmasına Aracılık Etmek Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/(13)3-339 E., 2022/723 K. sayılı kararında , emlakçının komisyon talep edebilmesi için alıcı ve satıcıyı bir araya getiren ve sözleşmenin kurulmasına katkı sağlayan kişi olması gerektiği vurgulanmıştır. Kararda şu önemli tespitlere yer verilmiştir: Simsarlık faaliyetinin amacı sözleşmenin kurulmasına aracılık etmektir Aracılık faaliyeti tarafları bir araya getirmeyi içerir Sadece taşınmazın gösterilmesi komisyon hakkı doğurmaz Bu nedenle Yargıtay, yalnızca “yer gösterme belgesi” imzalanmış olmasının tek başına ücret doğurmayacağını kabul etmektedir. Karardaki Somut Olay: Emlakçı Satışa Aracılık Etmemiştir Yargıtay kararına konu olayda; emlakçı, alıcıya aynı apartmanda iki daire göstermiştir taraflar arasında emlak görme belgesi imzalanmıştır daha sonra alıcı, internet üzerinden taşınmaz sahibine ulaşarak doğrudan satış işlemini gerçekleştirmiştir Yargıtay incelemesinde şu tespit yapılmıştır: emlakçı satıcı ile alıcıyı bir araya getirmemiştir satış işlemi emlakçının aracılığıyla gerçekleşmemiştir emlakçının satışın kurulmasına somut bir katkısı bulunmamaktadır Bu nedenle Yargıtay, yalnızca taşınmazın gösterilmiş olmasının simsarlık ücretine hak kazandırmayacağına karar vermiştir. Emlakçının Yetkisi Olmadan Satışa Aracılık Edilmesi de Komisyon Doğurmaz Yargıtay kararında ayrıca önemli bir nokta daha vurgulanmaktadır. Eğer emlakçı; taşınmaz malikinden satış yetkisi almamışsa satış sürecine fiilen aracılık etmemişse komisyon talep edemez. Kararda açıkça belirtildiği üzere: Emlakçının satışın gerçekleşmesine katkı sağlayacak bir faaliyet yürütmesi gerekir. Bu faaliyetler şunları içerebilir: alıcı ve satıcıyı tanıştırmak satış görüşmelerini yürütmek fiyat pazarlığında aracılık etmek sözleşmenin kurulmasına katkı sağlamak Bu unsurlar yoksa simsarlık ücreti de doğmaz. Emlakçının Dürüstlük Kuralına Uyma Yükümlülüğü Türk Borçlar Kanunu m.523’e göre simsar: taraflardan birinin zararına hareket ederse dürüstlük kurallarına aykırı davranırsa diğer taraftan gizli ücret alırsa komisyon hakkını tamamen kaybeder. Bu düzenleme, emlakçılık faaliyetinin güvene dayalı bir aracılık faaliyeti olduğunu göstermektedir. Aşırı Komisyon Ücretleri Mahkeme Tarafından İndirilebilir Türk Borçlar Kanunu m.525’e göre: Sözleşmede aşırı bir komisyon belirlenmişse hâkim bu ücreti indirebilir. Özellikle; piyasa ortalamasının çok üzerinde komisyonlar tüketici aleyhine ağır hükümler mahkeme tarafından hakkaniyete göre azaltılabilir. Sonuç: Yer Göstermek Komisyon Hakkı Doğurmaz Türk Borçlar Kanunu ve Yargıtay içtihatları birlikte değerlendirildiğinde şu temel ilke ortaya çıkmaktadır: Emlakçılık sözleşmesi bir simsarlık sözleşmesidir ve komisyon hakkı ancak satış gerçekleşirse doğar. Dolayısıyla; yalnızca yer göstermek yalnızca ilan vermek yalnızca alıcı bulmak komisyon ücretine hak kazandırmaz. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/(13)3-339 E., 2022/723 K. sayılı kararında da , emlakçının satışın kurulmasına aracılık etmemesi halinde salt yer gösterme nedeniyle komisyon talep edemeyeceği açıkça kabul edilmiştir. Bu nedenle emlak komisyonu uyuşmazlıklarında hem Türk Borçlar Kanunu hükümleri hem de Yargıtay içtihatları büyük önem taşımaktadır.
- MART 2026 KİRA ARTIŞ ORANI %33,39 OLARAK AÇIKLANDI | Ev Sahibi ve Kiracılar İçin Kritik Rehber
Mart 2026 kira artış oranı %33,39 olarak açıklandı. Bu oran, konut ve çatılı işyeri kiralarında uygulanabilecek yasal üst sınırı ifade eder. Hem ev sahipleri hem de kiracılar açısından bağlayıcı olan bu oran, doğrudan TÜFE 12 aylık ortalamasına göre belirlenmektedir. Özellikle son aylarda kira artışları konusunda yaşanan ciddi uyuşmazlıklar dikkate alındığında, Mart 2026 oranı kiracı–ev sahibi ilişkilerinde yeni bir referans noktası oluşturmuştur. KİRA ARTIŞ ORANI NASIL BELİRLENİR? Kira artış oranı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 344. maddesi uyarınca belirlenir. Kanuna göre: Konut ve çatılı işyeri kiralarında artış oranı, bir önceki kira yılında TÜFE 12 aylık ortalamayı geçmemek şartıyla uygulanabilir. Mart 2026 için açıklanan %33,39 oranı, TÜİK tarafından ilan edilen 12 aylık ortalama TÜFE verisine dayanmaktadır. Bu oran, sözleşmede daha yüksek bir artış oranı yazıyor olsa bile üst sınırdır . Bu oranın üzerinde bir artış yasal değildir. MART 2026’DA KİRAYA NE KADAR ZAM YAPILABİLİR? Örnek hesaplama yapalım: Mevcut kira bedeli: 15.000 TL Artış oranı: %33,39 Artış tutarı:15.000 x %33,39 = 5.008,5 TL Yeni kira bedeli:15.000 + 5.008,5 = 20.008,5 TL Ev sahibi, bu oranı aşarak örneğin %50 artış talep edemez. Böyle bir talep hukuka aykırıdır. SÖZLEŞMEDE DAHA YÜKSEK ORAN YAZIYORSA NE OLUR? Sık karşılaşılan bir soru: “Sözleşmede %45 yazıyor ama TÜFE %33,39. Hangisi geçerli?” Cevap net: Yasal üst sınır olan %33,39 uygulanır. Kanun emredici niteliktedir. Taraflar anlaşsa bile bu oran aşılmaz. %25 SINIRI DEVAM EDİYOR MU? Bilindiği üzere geçmiş dönemde konut kiraları için geçici %25 artış sınırı uygulanmıştı. Ancak bu düzenleme sürelidir ve yürürlükte olduğu dönemle sınırlıdır. Mart 2026 itibarıyla uygulanacak oran, mevcut mevzuata göre TÜFE 12 aylık ortalama olan %33,39’dur . EV SAHİBİ FAZLA ZAM YAPARSA NE YAPILIR? Ev sahibi yasal sınırı aşarak zam yaparsa: Kiracı fazla kısmı ödemek zorunda değildir. Fazla ödeme yapılmışsa iade talep edilebilir. Uyuşmazlık halinde dava açılabilir. Özellikle son dönemde kira tespit davaları ve uyarlama davalarında ciddi artış yaşanmaktadır. Ancak kira artış döneminde uygulanacak oran, kanunen belirli ve sınırlıdır. BEŞ YILINI DOLDURAN KİRALARDA DURUM FARKLI MI? Evet. Kira ilişkisi 5 yılı doldurmuşsa, ev sahibi rayiç bedel üzerinden kira tespit davası açabilir. Bu durumda artış yalnızca TÜFE oranıyla sınırlı kalmaz; emsal kira bedelleri dikkate alınır. Ancak 5 yıl dolmamış kira sözleşmelerinde Mart 2026 için üst sınır %33,39’dur. KİRACILAR VE EV SAHİPLERİ İÇİN KRİTİK UYARI Artış oranı kira sözleşmesinin yenilendiği aya göre belirlenir. Mart ayında yenilenen sözleşmeler için oran %33,39’dur. Nisan ayında yenilenecek sözleşmeler için açıklanacak yeni TÜFE oranı geçerli olacaktır. Yanlış oranla yapılan artış, ileride ciddi hukuki uyuşmazlıklara yol açabilir. SONUÇ Mart 2026 kira artış oranı %33,39’dur.Bu oran, konut ve çatılı işyeri kiralarında uygulanabilecek yasal üst sınırı ifade eder. Ev sahibi daha fazla zam yapamaz. Kiracı yasal sınırı aşan artışı kabul etmek zorunda değildir. Kira artışı, kira tespit davası, fahiş kira artışı, tahliye süreci gibi konularda profesyonel hukuki destek almak, ileride doğabilecek ciddi maddi kayıpların önüne geçer. Özellikle kira uyuşmazlıklarının arttığı bu dönemde, hak kaybı yaşamamak için artış oranlarının doğru uygulanması hayati önem taşımaktadır.
- GÜZELLİK MERKEZİNİN HATALI UYGULAMADAN DOĞAN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT SORUMLULUĞU | Yargıtay Kararları
Lazer Epilasyon, Cilt Bakımı, Yüz Estetiği, Ayak Bakımı, Oksijen Terapisi ve Benzeri Uygulamalar Güzellik merkezlerinde uygulanan lazer epilasyon, cilt yenileme, bölgesel incelme, estetik ve benzeri işlemler; doğrudan insan vücuduna müdahale içermesi nedeniyle yüksek özen borcu gerektiren hizmetlerdir. Uygulamada bu borcun ihlal edilmesi hâlinde, güzellik merkezinin maddi ve manevi tazminat sorumluluğu gündeme gelmektedir. Yargıtay kararları da, güzellik merkezlerinin “basit hizmet sağlayıcı” değil, uzmanlık gerektiren bir alanda faaliyet gösteren işletmeler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 1. Güzellik Merkezi – Müşteri İlişkisi ve Hukuki Niteliği Güzellik merkezleri ile hizmet alan kişiler arasındaki ilişki, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre hizmet sözleşmesi niteliğindedir. Bu sözleşme kapsamında işletme; Hizmeti bilimsel ve teknik kurallara uygun şekilde sunmak, Uygulamayı ehil kişiler aracılığıyla gerçekleştirmek, Müşterinin vücut bütünlüğünü korumak, Öngörülebilir riskleri bertaraf etmek zorundadır. Nitekim Yargıtay, lazer epilasyon ve benzeri işlemleri özen borcu ağır basan edimler arasında değerlendirmekte; hizmetin sonucunda zarar doğmuşsa, kusurun varlığının karine olarak kabul edilebileceğini belirtmektedir. 2. Hatalı Güzellik Uygulaması Nedir? Yargıtay uygulamasına göre hatalı uygulama sadece işlemin tamamen yanlış yapılması değildir. Aşağıdaki durumlar da kusurlu hizmet olarak kabul edilmektedir: Cilt tipi analizi yapılmadan lazer uygulanması Yanlış dalga boyu veya doz ayarı yapılması Uygulama öncesi deneme atışı yapılmaması Müşterinin sağlık geçmişinin sorgulanmaması Yan etkiler konusunda yeterli bilgilendirme yapılmaması Bu hususlar, özellikle lazer epilasyon yanıkları ile ilgili davalarda açık şekilde kusur olarak değerlendirilmektedir. 3. Lazer Epilasyon Yanıkları ve Yargıtay’ın Yaklaşımı Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2021/188 E. – 2021/203 K. sayılı kararında; lazer epilasyon sırasında meydana gelen yanıkların, işlemin doğası gereği “katlanılması gereken risk” olarak değerlendirilemeyeceği açıkça vurgulanmıştır. Kararda özetle; Uygulamanın profesyonel bir faaliyet olduğu, Ciltte yanık oluşmasının özen borcunun ihlali anlamına geldiği, Hizmet sağlayıcının kusurunun bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım doğrultusunda, lazer epilasyon sonucu meydana gelen yanıklar nedeniyle maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği kabul edilmektedir. 4. Kalıcı İz ve Manevi Tazminat Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2015/15750 E. sayılı kararında, güzellik merkezinde yapılan uygulama sonucu oluşan kalıcı izlerin; Kişinin bedensel bütünlüğünü ihlal ettiği, Estetik görünümünü olumsuz etkilediği, Psikolojik zarar doğurduğu gerekçeleriyle manevi tazminat gerektirdiği açıkça ifade edilmiştir. Özellikle yüz, boyun, kol gibi görünür bölgelerde oluşan izlerin, manevi zararın ağırlığını artırdığı Yargıtay tarafından kabul edilmektedir. 5. Maddi Tazminat Kapsamı Yargıtay içtihatlarına göre güzellik merkezinin kusurlu uygulaması nedeniyle zarar gören kişi; Tedavi ve ilaç giderlerini, Dermatolojik veya estetik düzeltme masraflarını, Çalışma gücü kaybını, Gelir kaybını maddi tazminat kapsamında talep edebilir. Zararın, doğrudan hatalı uygulamadan kaynaklanması yeterlidir; ayrıca ağır kusur aranmaz. 6. “Rıza Formu İmzaladı” Savunması Geçerli mi? Uygulamada güzellik merkezleri sıklıkla imzalattıkları rıza veya onam formlarına dayanarak sorumluluktan kaçınmaya çalışmaktadır. Ancak Yargıtay, bu savunmayı istikrarlı biçimde reddetmektedir . Kararlarında; Genel nitelikli rıza formlarının, Riskleri açıkça içermeyen belgelerin, Bilgilendirme yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağı vurgulanmakta; kusurlu hizmetin rıza ile meşrulaştırılamayacağı kabul edilmektedir. 7. Yetkisiz ve Eğitimsiz Personel ile Yapılan İşlemler Yargıtay kararlarında, işlemin bizzat işletme sahibi tarafından yapılmaması hâlinde dahi; güzellik merkezinin adam çalıştıranın sorumluluğu kapsamında kusursuz sorumluluğunun bulunduğu kabul edilmektedir. Eğitimsiz veya sertifikasız personel tarafından yapılan uygulamalar, Yargıtay nezdinde ağır kusur olarak değerlendirilmektedir. 8. Görevli Mahkeme ve Dava Yolu Güzellik merkezlerinin sunduğu hizmetler ticari nitelik taşıdığından, zarar gören kişi tüketici sıfatıyla dava açar. Bu tür uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Tüketici Mahkemesi dir. Yargıtay'ın güncel görüşü ve uygulaması da bu yöndedir. 9. Zamanaşımı Meselesi Yargıtay, hatalı güzellik uygulamalarında zamanaşımı değerlendirmesini; Zararın öğrenildiği tarih, Zararın kalıcı hâle geldiği an esas alınarak yapmaktadır. Özellikle yanık ve izlerin zamanla ortaya çıkması hâlinde, zamanaşımı başlangıcı buna göre belirlenmektedir. 10. Sonuç Yargıtay içtihatları açıkça göstermektedir ki; Güzellik merkezleri yüksek özen borcu altındadır. Lazer epilasyon ve benzeri işlemler sıradan hizmet olarak görülemez. Hatalı uygulama hâlinde maddi ve manevi tazminat kaçınılmazdır. Bu tür zararlarla karşılaşan kişilerin, hak kaybına uğramamak adına hukuki süreci bilinçli şekilde yürütmesi büyük önem taşır. YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2017/674 E. , 2017/3354 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Tüketici Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiş, davalı vekili tarafından duruşma istenmiş ise de miktar itibariyle duruşma isteğinin reddiyle incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten ve davacının temyiz dilekçesinin süresi dışında, davalının temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, estetik amaçlı lazer epilasyon uygulaması nedeniyle açılmış bulunan manevi tazminat istemine ilişkin olup, mahkemece davanın kısmen kabulüne, 7.000,00 TL'nin davalıdan tahsiline dair verilen hüküm, davacı ve davalı vekillerince temyiz olunmuştur. 1-Her ne kadar davacı vekili kararı katılma yolu ile temyiz etmiş ise de, davalının temyiz dilekçesi davacı tarafa 12.04.2016 tarihinde tebliğ edilmiş olup, davacı HUMK’nın 433/II. maddesindeki 10 günlük temyiz süresini geçirdikten sonra 27.04.2016 tarihinde temyiz etmiş bulunduğundan süre yönünden temyiz talebinin reddi gerekir. 2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 3-Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; davacı, 07.03.2013 tarihinde davalı ile 700,00 TL bedel ile lazer amaçlı epilasyon uygulaması yapılması amacıyla sözleşme akdedildiğini, 25.01.2014 tarihinde yapılan epilasyon işlemi sırasında davacının vücudunda meydana gelen yanıklar nedeniyle davacının yirmi gün boyunca yanıktan kaynaklı acılar çektiğini, olay nedeniyle rapor aldığını, yeni tayin olduğu iş yerine geç başladığını, iş çevresi ile tanışmasının geciktiğini, davacının şikayeti üzerine davalı şirket yetkilisi ve epilasyın hizmeti veren şahsın ... 36. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2014/920 karar sayılı ilâmı ile taksirle yaralama suçundan dolayı mahkumiyet aldığını, çektiği acı ve üzüntüler nedeniyle 10.000,00 TL manevi tazminatın tahsilini talep etmiş; davalı davacının vücudunda meydana gelen yanıklar ile davalının lazer epilasyon hizmeti arasında illiyet bağı bulunmadığını beyan ederek davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece taraflar arasındaki sözleşmeye konu hizmetin ayıplı olarak ifa edildiği gerekçesiyle 7.000,00 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. BK’nın 47. (TBK’nın 56.) maddesi hükmüne göre; hakimin özel halleri göz önünde tutarak, manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği tutar adalete uygun olmalıdır. Bu para tutarı, aslında ne tazminat ne de cezadır. Çünkü mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını amaç edinmediği gibi, kusurlu olana yalnız hukukun ihlalinden dolayı yapılan bir kötülük de değildir. Aksine, zarara uğrayanda bir huzur duygusu uyandırmayı, aynı zamanda ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğinden, tazminata benzer bir fonksiyonu da vardır. O halde bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır yine 22.06.1966 tarihli ve 1966/7 Esas 1966/7 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda hakim manevi tazminat miktarında takdir hakkını kullanırken, ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermesi gerektiği vurgulanmıştır. Manevi tazminat, duyulan elem ve ızdırabın kısmen ve imkan nispetinde giderilmesini amaçladığından hakim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesi gereğince hak ve nesafete göre takdir hakkını kullanarak, manevi tazminat miktarını tespit etmelidir. Hâkim belirlemeyi yaparken somut olayın özelliğini, zarar görenin ekonomik ve sosyal durumunu, paranın alım gücünü, maluliyet oranını, beden gücü kaybı nedeniyle duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabı gözetmelidir (Hukuk Genel Kurulu'nun 28.05.2003 gün 2003/21-368-355; 23.06.2004 gün 2004/13-291-370 sayılı kararları). Somut olayın incelenmesinde; 25.01.2014 tarihli lazer epilasyon uygulaması neticesinde dosyada mevcut ... Adli Tıp Şube Müdürlüğü'nün 28.01.2014 tarihli adli muayene raporunda davacının muayenesinde sol uyluk iç yüzeyde ve her iki aksilla bölgesinde nokta tarzında milimetrik boyutlu, muhtelif sayıda, tüm vücut alanına göre değerlendirildiğinde yaklaşık oranı %1 olan 1. derece yanığa ait lezyonların gözlemlendiği, yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek seviyede hafif nitelikte olduğuna dair rapor tanzim edildiği, davacının yaralanma neticesinde ... Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden 27.01.2014 tarihli hekim raporu ile beş gün istirahat raporu almış olduğu anlaşılmıştır. Bu yönüyle davacıda meydana gelen yaralanmanın ağırlığı kalıcı mahiyette olmaması ve alınan istirahat raporunun süresi göz önüne alındığında mahkemece hükmolunan manevi tazminat makul olmayıp daha uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması uygun olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz talebinin reddine, davalının 2. bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine, 3. bentte açıklanan nedenlerle kararın davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 10.10.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2014/19681 Esas ve 2015/15751 Karar sayılı 14.10.2015 tarihli ilamı: Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının 08/09/2010 tarihinde yüzündeki yanak kıllarını lazerle yaktırmak için davalı şirket sahibine müracaatta bulunduğunu, seans başına talep edilen ücretin ödendiğini, tedavi için odaya alındığında uzman olduğunu bildiren 20-25 yaşlarında K1 isimli kişi tarafından lazerle yakma işlemine başlanıldığı, birkaç gün sonra lazerle yakılan bölgelerde 1. derecede yanık izlerinin gözlendiğini, davacının paniğe kapıldığını, işyeri yetkililerinin durumun normal olduğunu, verdikleri kremi kullanmasını, daha sonraki seansların ücretsiz yapacaklarını beyan ettiklerini, 16/9/2010 tarihli Fatih Devlet Hastanesinden verilen rapora göre yanık izlerinin tespit edildiğini, suç duyurusunda bulunduğunu, açılan davada davalı aleyhine hapis cezasına hükmedildiğini, tedavi için yapılan harcamalar nedeniyle maddi, yüzünün girdiği pozisyon ve iyileşmeyeceği inancının manevi anlamda davacıyı çöküntüye uğrattığını, psikolojisinin bozulduğunu belirterek; fazlaya ilişkin hakların saklı kalması kaydıyla 500,00 TL maddi ve 20.000,00 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkiline ilişkin ceza yargılamasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğini, kesinleşmiş mahkumiyet kararının bulunmadığını, lazerle tedavi yapan kişinin davalının yanında çalışan K1 olduğunu, epilasyon kurs ve eğitim belgelerinin bulunduğunu, uygulamadan sonra oluşabilecek komplikasyonların davacıya bildirildiğini, lazerle yapılan tedavi sonrası davacının kullanması gereken kremi kullanmadığını, davacının kusurlu olduğunu, müvekkilinin gereken tüm özeni gösterdiğini, manevi tazminat miktarının yüksek olduğunu, maddi tazminat taleplerinin gerekçesinin belli olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece; İstanbul Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen rapora göre davalıya kusur atfedilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir. Tarafların açıklamaları ile dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki akdi ilişkinin, TBK’nın 470 (BK. m. 355) ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklandığı açıktır. Davacı taraf iş-eser sahibi; davalı taraf ise yüklenicidir. Eser sözleşmesinde, işin uzmanı sayılan yüklenici, yapımını yüklendiği işi, özen borcu gereği olarak fen ve sanat kurallarına, sözleşme hükümlerine, kendisine duyulan güvene ve beklenen amaca uygun şekilde yapmakla ödevlidir. Eser sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayıran önemli özelliklerinden birisi sonuç sorumluluğu, yani tarafların iradeleri doğrultusunda yüklenici tarafından bir sonucun meydana getirilmesi taahhüdüdür. Zira; eser sözleşmesinde bir eserin yaratılıp teslim edilmesi borcu altına girilmektedir. Bu borcun altına giren taraf yani yüklenici, işin mahiyeti gereği işi sadakat ve özenle yerine getirmek zorundadır. Sadakat borcu, yüklenicinin iş sahibinin yararına olacak şeyleri yapması ve ona zarar verecek her türlü eylemden kaçınmasıdır. Eserin, sözleşmede kararlaştırılan niteliklerine, ya da iş sahibinin beklediği amaca uygun olmaması veya lüzumlu bazı vasıflardan bir ya da bir kaçının bulunmaması halinde ayıplı ifa edildiğinin kabulü gerekir. Eser sözleşmesinde yüklenici, belli bir sonucu (eser) taahhüt ettiğinden sonuç gerçekleşmesi için davacı iş sahibinin zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmeli, somut durumun gerektirdiği tedbirleri noksansız biçimde almalı, uygun tedaviyi belirleyip uygulamalı, uygulanan tedavide nadirde olsa görülebilecek olumsuz sonuçlara dair davacıyı aydınlatıp uyarmalı ve davacının bu hususta rızasını almışsa, eserini iş sahibi davacının ondan beklediği amaca uygun olarak tamamlayarak teslim etme yükümlülüğündedir. Somut olayda; davaya konu lazer işleminin 08/09/2010 tarihinde gerçekleştiği, hükme esas alınan Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan rapor öncesi davacının 13/12/2013 tarihinde muayene edildiği, olayın gerçekleşmesinden üç yılı aşkın süre sonra yapılan muayene sonucu ve dosyadaki belge içeriklerine göre rapor düzenlendiği anlaşılmaktadır. Oysa bu rapor manevi tazminat yönünden hükme esas alınacak nitelikte değildir. Dava konusu eylem nedeniyle başlatılan ceza yargılaması kapmasında; davacı hakkında Fatih Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 16/9/2010 tarihli raporda; “yüz sağ ve sol kısmında çok sayıda yüzeysel yaraların mevcut olduğunun belirtildiği”, Kocaeli Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nün 11/10/2010 tarihli raporunda ise; “sol yanak sınırında ancak belli olacak şekilde lazer yanığı görüldüğünün, yaşamsal tehlike oluşturmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun ve sabit eser niteliğinde bulunmadığının belirtildiği” görülmektedir. Dinlenen tanık beyanlarına göre; davacı tanığı K2’ın beyanında; lazer tedavisi sonrasında davacının yüzünün kabardığını, yanık şeklinde yaraların bulunduğunu, 2-3 ay süreyle yaraların geçmediğini, yara ve yanıklar nedeniyle dışarı çıkamadığını, davacı tanığı K3’nın beyanında; yüzünde ikinci derece yanıklar gördüğünü, olaydan sonra içine kapandığını, davacı tanığı K4 beyanında; epilasyon yaptırınca yüzende yanıklar oluştuğunu, yanıklar nedeniyle evden dışarı çıkmamaya başladığını ifade ettikleri görülmüştür. Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse, manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek, takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü, kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanunu’nun 4.maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. Hal böyle olunca, davalıların uyguladığı hatalı lazer epilasyon işlemi sonucunda, davacı iş sahibinin istediği sonuca ulaşamadığı, yüzünde yanıklar meydana geldiği, çektiği sıkıntı ve ızdırap da dikkate alındığında, davacı lehine uygun oranda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 14.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi YARGITAY 3. Hukuk Dairesi 2014/19682 E. , 2015/15750 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ADANA 5. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 13/05/2014NUMARASI : 2009/529-2014/326 Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:Y A R G I T A Y K A R A R IDavacı dava dilekçesinde; Şubat 2008 tarihinde vücudunun çeşitli bölgelerinde tüyleri tamamen bitmesi için lazer tedavisi konusunda ............ Tıp Merkezinde görevli davalı doktor İ.. A.. ile 1.650,00 TL karşılığında anlaştığını, 7 ay boyunca davalı doktoru görmediğini, yardımcısı diğer davalı B.. A.. ile ayda 1 defa olmak üzere 6 ay lazer tedavisine devam ettiğini, 7. seansta vücudunun çeşitli yerlerinde yanıklar meydana getirildiğini, bir gün sonra davalı doktora gittiğinde kendilerinin hatasının bulunmadığını, lekelerin geçeceğini bildirdiklerini, gittiği farklı doktorların leke kalacağını, uygulayıcı hatası bulunduğunu söylediklerini, yanık tanısının konulduğunu, anlaşma hükümlerine uyulmadığını, ceza davası açılması için başvuruda bulunduğunu belirterek; 1.650,00 TL maddi ve 6.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davacıya yapılan tüm işlemlerin doktor İ.. A.. tarafından planlandığını ve uygulandığını, tedaviye başlamadan önce test atışı yapıldığını, lazer epilasyon işlemi uzman tarafından doğru bir şekilde yapılsa bile bir takım hafif ve geçici komplikasyonların görülebileceğini, davacının 7. seans uygulamasının 25.08.2009 tarihinde yapıldığını, davacının seans öncesi yapması gereken hazırlıklarını yerine getirmediğini, işlem esnasında ağrı duyduğundan işlemin sonlandırıldığını, doktor İ.. A.. tarafından ilk tıbbi müdahalenin anlatıldığını, tedavinin düzenlendiğini, geçici olacağının, epilasyon tedavisinin planlandığı gibi sürdürüleceğinin beyan edildiğini, olayın davacı ve annesi tarafından para meselesine dönüştürüldüğünü, annesi tarafından paramızı iade edin başka bir şey istemiyoruz denildiğini, işlemde kullanılan cihazın onay aldığını, davalıların üzerine düşen görevi yerine getirdiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.Mahkemece; İstanbul Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen rapor, ve dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; davacının vücudunda meydana gelen yanığın lazer epilasyonu işlemi sırasında olabilecek komplikasyonlardan olduğu, davalılara atfı kabil bir kusur bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir.Tarafların açıklamaları ile dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki akdi ilişkinin, TBK'nın 470 (BK. m. 355) ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklandığı açıktır.Davacı taraf iş-eser sahibi; davalı taraf ise yüklenicidir.Eser sözleşmesinde, işin uzmanı sayılan yüklenici, yapımını yüklendiği işi, özen borcu gereği olarak fen ve sanat kurallarına, sözleşme hükümlerine, kendisine duyulan güvene ve beklenen amaca uygun şekilde yapmakla ödevlidir.Eser sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayıran önemli özelliklerinden birisi sonuç sorumluluğu, yani tarafların iradeleri doğrultusunda yüklenici tarafından bir sonucun meydana getirilmesi taahhüdüdür. Zira; eser sözleşmesinde bir eserin yaratılıp teslim edilmesi borcu altına girilmektedir. Bu borcun altına giren taraf yani yüklenici, işin mahiyeti gereği işi sadakat ve özenle yerine getirmek zorundadır. Sadakat borcu, yüklenicinin iş sahibinin yararına olacak şeyleri yapması ve ona zarar verecek her türlü eylemden kaçınmasıdır.Eserin, sözleşmede kararlaştırılan niteliklerine, ya da iş sahibinin beklediği amaca uygun olmaması veya lüzumlu bazı vasıflardan bir ya da bir kaçının bulunmaması halinde ayıplı ifa edildiğinin kabulü gerekir.Eser sözleşmesinde yüklenici, belli bir sonucu (eser) taahhüt ettiğinden sonuç gerçekleşmesi için davacı iş sahibinin zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmeli, somut durumun gerektirdiği tedbirleri noksansız biçimde almalı, uygun tedaviyi belirleyip uygulamalı, uygulanan tedavide nadirde olsa görülebilecek olumsuz sonuçlara dair davacıyı aydınlatıp uyarmalı ve davacının bu hususta rızasını almışsa, eserini iş sahibi davacının ondan beklediği amaca uygun olarak tamamlayarak teslim etme yükümlülüğündedir.Somut olayda; davaya konu son seans işleminin 25/08/2009 tarihinde gerçekleştiği, hükme esas alınan Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan rapor öncesi davacının 07/09/2011 tarihinde muayene edildiği, olayın gerçekleşmesinden iki yılı aşkın süre sonra yapılan muayene sonucu ve dosyadaki belge, fotoğraf, cd içeriklerine göre rapor düzenlendiği anlaşılmaktadır. Oysa bu rapor manevi tazminat yönünden hükme esas alınacak nitelikte değildir.Dava konusu eylem nedeniyle başlatılan ceza yargılaması kapmasında; davacı hakkında Adana İl Sağlık Müdürlüğü Adli Tıp Birimi tarafından düzenlenen 1.9.2009 tarihli 24540 sayılı geçici raporda;" lazer epilasyona bağlı yanık oluştuğu şikayeti ile geldiği, sağ çene altında, sol kol sol koltuk altı, sol el üzerinde çok sayıda yaklaşık 0.5cm.lik yaygın yanıklar mevcut olduğunun belirtildiği, Adana Adli Tıp Şube Müdürlüğü'nün 1.9.2009 tarihli 8400 sayılı raporunda ise;" sağ çenede sol el sırtı ön kol koltuk altında çok sayıda yaklaşık 0.5cm uzunluğunda çizgisel tarzda lazer epilasyon yanığı nedeni ile getirildiği kayıtlı olduğu, ek patoloji bildirilmediğine göre yaşamsal tehlike oluşturmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun belirtildiği görülmektedir.Dinlenen tanık beyanlarına göre; davacı tanığı D.. K..'ün beyanında; davacının tedavi gören yerlerinin yanık içerisinde olduğunu, sonradan vücudunda kaldığını, bu sebeple polislik sınavına giremediğini, davacı tanığı N.. G..'ün beyanında; yanıkların olduğu gün davacının evinde olduklarını, tedaviden sonra yanıkların oluştuğunu, davacı tanığı Sevgin Künlev beyanında; tedaviden geldiğinde yanıklar içerisinde olduğunu ifade ettikleri görülmüştür.Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse, manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır.Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek, takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü, kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanunu’nun 4.maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir.O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.Hal böyle olunca, davalıların uyguladığı hatalı lazer epilasyon işlemi sonucunda, davacı iş sahibinin istediği sonuca ulaşamadığı, vücudunda yanıklar meydana geldiği, çektiği sıkıntı ve ızdırap da dikkate alındığında, davacı lehine uygun oranda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 14.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi
- GÜVENLİK ÖNLEMLERİNİ ALMAYAN SİTE YÖNETİMİ VE GÜVENLİK ŞİRKETİ, HIRSIZLIK SUÇUNDAN DOĞAN ZARARDAN SORUMLUDUR.
Site İçinde Hırsızlık Olursa Kim Sorumlu? Günümüzde site, rezidans ve toplu konut yaşamı yaygınlaştıkça “site içinde hırsızlık olursa zararı kim karşılar?” sorusu da vatandaşlar açısından hayati hale gelmiştir. Özellikle gerekli güvenlik önlemlerini almayan site yönetimi ve güvenlik şirketlerinin , hırsızlık sonucu oluşan zararlardan hukuken sorumlu tutulabileceği , yerleşik Yargıtay içtihatlarıyla açıkça kabul edilmektedir. Site Yönetiminin Hukuki Sorumluluğu Site yönetimi, kat maliklerinden ve/veya kiracılardan topladığı aidatlar karşılığında ortak yaşam alanlarının güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük sadece kapıya güvenlik görevlisi koymakla sınırlı değildir. Site yönetiminin başlıca sorumlulukları şunlardır: Site giriş-çıkışlarının denetlenmesi Güvenlik kameralarının aktif ve çalışır durumda olması Aydınlatmanın yeterli seviyede sağlanması Güvenlik personelinin sayıca ve nitelik olarak yeterli olması Riskli alanlara ilişkin önleyici tedbirlerin alınması Bu önlemler alınmadığı veya kağıt üzerinde bırakıldığı takdirde, site yönetimi kusurlu davranmış sayılır. Güvenlik Şirketinin Sorumluluğu Site yönetimleri genellikle güvenlik hizmetini profesyonel güvenlik şirketlerinden temin eder. Ancak bu durum, sorumluluğun tamamen güvenlik şirketine devredildiği anlamına gelmez. Güvenlik şirketi açısından da: Sözleşmede taahhüt edilen güvenlik hizmetinin eksiksiz sunulması Devriye, kontrol ve gözetim görevlerinin yerine getirilmesi Şüpheli durumlara zamanında müdahale edilmesi zorunludur. Bu yükümlülüklerin ihlali halinde güvenlik şirketi de doğrudan sorumlu hale gelir. Yargıtay Kararı: Site Yönetimi ve Güvenlik Şirketi Tazminat Öder Bu konuda emsal nitelikteki bir kararda, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi; site içinde gerçekleşen hırsızlık olayında gerekli önlemleri almayan site yönetimi ve güvenlik şirketinin maddi zarardan sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Karara konu olayda: Site içinde bulunan konuta hırsız girmiş, Ziynet eşyaları çalınmış, Davacılar, site yönetimi ve güvenlik şirketine karşı maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Yerel mahkeme maddi tazminata hükmetmiş, karar temyiz edilmiş; Yargıtay ise kararı onamıştır . Böylece, site yönetimi ve güvenlik şirketinin kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Bu karar, uygulamada çok net bir ilkeyi ortaya koymaktadır: Site sakinleri, kusurları olmaksızın uğradıkları hırsızlık zararını, güvenliği sağlamakla yükümlü olanlardan talep edebilir. Tazminat Talep Edilebilir mi? Evet. Şartları oluştuğunda: Çalınan ziynet eşyaları Nakit para Elektronik eşyalar Diğer değerli mallar için maddi tazminat talep edilebilir. Manevi tazminat ise her somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilir. Önemli olan, hırsızlığın öngörülebilir ve önlenebilir nitelikte olması ve güvenlik zafiyetinin somut delillerle ortaya konulmasıdır. Vatandaşlar Ne Yapmalı? Site içinde hırsızlık mağduru olan kişiler: Derhal kolluk kuvvetlerine başvurmalı Olay yeri tespit ve tutanaklarını aldırmalı Güvenlik kamera kayıtlarının korunmasını talep etmeli Site yönetiminden ve güvenlik şirketinden yazılı açıklama istemeli Hukuki süreç için uzman bir avukattan destek almalıdır Bu adımlar, tazminat davasında ispat açısından kritik öneme sahiptir. Sonuç Aidat ödenen, güvenlik hizmeti sunulan bir sitede meydana gelen hırsızlık olaylarında, “zarar bana ait” düşüncesi hukuken doğru değildir. Gerekli güvenlik önlemlerini almayan site yönetimi ve güvenlik şirketi, hırsızlık suçundan doğan zarardan sorumludur. Yargıtay içtihatları bu konuda nettir ve vatandaş lehinedir. Somut olayınıza uygun hukuki değerlendirme ve tazminat süreci için profesyonel hukuki destek alınması, hak kaybı yaşanmaması açısından büyük önem taşır. YARGITAY 13. Hukuk Dairesi 2016/12054 E. , 2017/10564 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki maddi-manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılınedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davalı...A.Ş.avukatınca duruşmalı diğer davalı ve ihbar olunan avukatınca duruşmasız olarak temyiz edilmesi üzerineilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davalı ... Güv. Ltd. Şti. vekili avukat... ile davacılar vekiliavukat ...ın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunanların sözlü açıklamalarıdinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğusaptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. K A R A R Davacılar, 08/12/2013 tarihinde site içerisinde bulunan konutlarına hırsız girdiğini ve ziynet eşyalarının çalındığını ileri sürerek gerekli önlemleri almayan site yönetimi ve güvenlik şirketinden 25.000 TL maddi ve 5000 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Islah ile daha sonra maddi tazminat istemlerini 51.915,00 TL olarak artırmışlardır. Davalılar ayrı ayrı davanın reddini dilemişlerdir. Mahkemece, maddi tazminat isteminin kabulüne, manevi tazminat isteminin ise reddine karar verilmiş ;hüküm, davalılar ve ihbar olunan ...tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre yerinde olmayan davalıların tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 2-Her ne kadar, ihbar olunanlar tarafından da temyiz dilekçesi ibraz edilmiş ise de, hakkında olumlu ya da olumsuz hüküm kurulmayan ihbar olunanların kararı temyiz hakkı bulunmadığından dilekçelerinin reddine karar verilmesi gerekmiştir. Sonuç: yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalıların temyiz itirazlarının reddi ile hükmün davacılar lehine ONANMASINA, ikinci bent gereğince ihbar olunan ...tarafından verilen temyiz dilekçesinin REDDİNE, 1480,00 TL duruşma avukatlık parasının davalı ...ı A.Ş.'den alınarak davacılara ödenmesine, aşağıda dökümü yazılan 2.659,74 TL kalan harcın davalılardan alınmasına, peşin alınan 886,58 TL harcın ihbar olunanlara iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01/11/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.









