top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 102 sonuç bulundu

  • GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU NEDİR? | TANIMI, UNSURLARI, CEZASI

    Güveni kötüye kullanma suçu, günlük hayatta en sık karşılaşılan ceza hukuku uyuşmazlıklarından biridir. Taraflar arasında var olan güven ilişkisinin, emanet edilen mal üzerinde yapılan amaç dışı tasarruflarla  ihlal edilmesi, Türk Ceza Kanunu’na göre suç  olarak kabul edilmiştir. Türk Ceza Kanunu’nun 155. maddesi, bu suçu hem basit haliyle  hem de nitelikli halleriyle  ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Özellikle ticari, mesleki ve hizmet ilişkilerinde işlenmesi halinde, yaptırımlar ciddi şekilde ağırlaşmaktadır. GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU NEDİR? (TCK 155/1) Güveni kötüye kullanma suçu; başkasına ait bir malın, muhafaza edilmesi veya belirli bir şekilde kullanılması amacıyla failin zilyetliğine hukuka uygun biçimde devredilmesine rağmen , bu mal üzerinde teslim amacına aykırı tasarrufta bulunulması  veya teslim olgusunun inkâr edilmesi  ile oluşur. Bu suçun en ayırt edici yönü şudur: Mal, failin eline hukuka aykırı şekilde geçmemiştir . Suç, sonradan ortaya çıkan güven ihlali  ile meydana gelir. GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇUNUN UNSURLARI 1. Başkasına Ait Bir Mal Suça konu mal, failin değil, başka bir kişiye ait olmalıdır. 2. Zilyetliğin Hukuka Uygun Devri Mal, rıza ile teslim edilmiştir. Gizlice alma, zor kullanma veya tehdit yoktur. 3. Teslimin Belirli Bir Amacı Bulunmalıdır Malın; Saklanması Kullanılması Satılması Taşınması gibi açık veya örtülü bir teslim amacı bulunmalıdır. 4. Teslim Amacına Aykırı Tasarruf veya İnkar Failin; Malı satması Rehin vermesi Kendi malı gibi kullanması Başkasına devretmesi “Bana hiç verilmedi” diyerek teslimi inkâr etmesi halinde suç tamamlanır. GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇUNUN CEZASI (TCK 155/1) Suçun basit halinde: 6 aydan 2 yıla kadar hapis Adli para cezası Şikâyete tabidir Mağdurun 6 ay içinde şikâyetçi olmaması halinde soruşturma yapılamaz. NİTELİKLİ HALLER VE DAHA AĞIR CEZALAR 1. Meslek, Ticaret veya Hizmet İlişkisi Nedeniyle İşlenmesi (TCK 155/2) Malın; Avukata Muhasebeciye Emlakçıya Şirket yöneticisine Çalışana mesleki veya hizmet ilişkisi kapsamında teslim edilmesi ve bu güvenin kötüye kullanılması halinde: 1 yıldan 7 yıla kadar hapis 3.000 güne kadar adli para cezası Şikâyet şartı aranmaz 2. Suç Konusunun Motorlu Taşıt Olması (TCK 155/3) Suçun konusunun; Otomobil Motosiklet Tekne Uçak olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre belirlenecek ceza bir kat artırılır . SOMUT ÖRNEKLERLE GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU Örnek 1: Arkadaşına geçici olarak verilen bilgisayarın satılması. Örnek 2: Emanet alınan altınların “bana hiç teslim edilmedi” denilerek inkâr edilmesi. Örnek 3: Emlakçıya satılması için bırakılan paranın kişisel borçlar için harcanması. Örnek 4: Satılmak üzere teslim edilen aracın üçüncü kişiye devredilmesi. GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU İLE HIRSIZLIK ARASINDAKİ FARK Bu iki suç uygulamada sıkça karıştırılmaktadır: Hırsızlıkta:  Mal rıza olmadan alınır. Güveni kötüye kullanmada:  Mal rıza ile teslim edilir, sonradan kötüye kullanılır. Bu ayrım, suçun vasfı ve cezası bakımından belirleyicidir. GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU İLE DOLANDIRICILIK ARASINDAKİ FARK Dolandırıcılıkta:  Fail, başlangıçtan itibaren hileli davranışlarla malı elde eder. Güveni kötüye kullanmada:  Failin başlangıçta suç işleme kastı yoktur; suç, sonradan ortaya çıkar. Eğer mal, baştan itibaren yalan veya hile ile alınmışsa artık güveni kötüye kullanma değil, dolandırıcılık suçu  gündeme gelir. UZLAŞTIRMAYA TABİ MİDİR? Suçun basit hali , uzlaştırmaya tabidir. Nitelikli haller , uzlaştırma kapsamında değildir. Uzlaşma sağlanırsa ceza yargılaması sona erer. HAGB VE CEZANIN ERTELENMESİ MÜMKÜN MÜ? Şartların oluşması halinde; Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) Cezanın ertelenmesi uygulanabilir. Ancak nitelikli hallerde ve yüksek cezalarda bu ihtimal önemli ölçüde azalır. ŞİKÂYET SÜRESİ VE ZAMANAŞIMI Basit halde şikâyet süresi: 6 ay Nitelikli hallerde şikâyet şartı yoktur Zamanaşımı süresi, cezanın üst sınırına göre belirlenir. YARGITAY UYGULAMASINDA ÖNE ÇIKAN KRİTERLER Yargıtay kararlarında özellikle şu hususlar önemlidir: Malın hangi amaçla teslim edildiği Failin teslim anındaki iradesi Sonradan yapılan tasarrufun niteliği Taraflar arasındaki hukuki ilişki Bu unsurlar, suçun oluşup oluşmadığını doğrudan etkiler. SONUÇ Güveni kötüye kullanma suçu, “emanet” kavramını hafife alanlar açısından ciddi cezai sonuçlar  doğurur. Malın rıza ile teslim edilmiş olması, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Teslim amacına aykırı her tasarruf, ceza hukukunun konusudur. Özellikle mesleki ve ticari ilişkilerde işlenen güven ihlalleri, çok daha ağır yaptırımlarla  karşılık bulmaktadır.

  • İKİNCİ EL ARAÇ ALIRKEN ALICI HASARI ARAŞTIRMAK ZORUNDA MI?

    İkinci el araç alım satımı Türkiye’de milyonlarca kişinin taraf olduğu en yaygın sözleşmelerden biridir. Ancak en çok uyuşmazlık da “araç sonradan ağır hasarlı çıktı”  iddiasından doğar. Peki bu durumda alıcı mı kusurludur , yoksa satıcı mı sorumludur ? Yüksek Mahkeme bu tartışmaya artık açık ve tartışmasız bir nokta koymuştur. Alıcının Plakadan Hasar Kaydı Sorgulama Zorunluluğu VAR MI? Hayır, yoktur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, verdiği emsal kararda şu hususu çok net biçimde ortaya koymuştur: Alıcının, satın aldığı araçla ilgili olarak trafik kayıtlarını, sigorta hasar geçmişini veya plaka sorgulamasını yapma yönünde hukuki bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Yani; “Plakayı sorgulayabilirdi” “İnternetten bakabilirdi” “Sigorta kayıtları açıktı” gibi savunmalar hukuken geçerli değildir . Bu tür argümanlar, satıcıyı sorumluluktan kurtarmaz. Satıcının Hukuki Yükümlülüğü Nedir? Satıcı, bildiği veya bilmesi gereken ayıpları alıcıya açıklamak zorundadır. Özellikle şu durumlarda satıcının sorumluluğu ağırlaşır: Araç ağır hasarlı  ise Hasar, ilk bakışta veya basit bir muayene ile anlaşılmıyorsa Araçtaki ayıp, kullanım sırasında veya detaylı incelemede ortaya çıkıyorsa Bu tür ayıplar hukuken “gizli ayıp”  olarak kabul edilir. “Görerek ve Beğenerek Aldım” İbaresi Satıcıyı Kurtarır mı? Hayır, gizli ayıplar açısından kurtarmaz. Noter satış sözleşmelerinde yer alan: “Alıcı aracı mevcut haliyle görerek ve beğenerek almıştır.” şeklindeki kalıplaşmış ifadeler yalnızca açık ayıplar  bakımından sonuç doğurur. Gizli ayıplar bakımından satıcının sorumluluğu devam eder. Yargıtay’a göre: Bu ibare, gizli ayıbı kapsamaz Satıcı, bu ifadeye dayanarak sorumluluktan kaçamaz Ayrıca satıcının ayrıca garanti vermesi de gerekmez. “Ben Hasarı Bilmiyordum” Savunması Geçerli mi? Hayır. Türk Borçlar Kanunu açıkça şunu söyler: Satıcı, ayıbı bilse de bilmese de  sorumludur. Özellikle satıcının bilmesi gereken  bir hasar varsa, bu artık ağır kusur  sayılır Yargıtay kararında da açıkça vurgulandığı üzere: Satıcı, aracın ağır hasarlı olduğunu alıcıya bildirdiğini veya alıcının bu durumu bildiğini ispatlamak zorundadır . İspat edemezse, sorumluluktan kurtulamaz. Plaka Açık Paylaşıldıysa Sorumluluk Alıcıya Geçer mi? Kesinlikle hayır. Kararda özellikle şu savunma reddedilmiştir: “İlanda plaka açıktı, herkes sorgulayabilirdi.” Yargıtay’a göre: Alıcının plaka sorgulama yükümlülüğü yoktur. Satıcının açıklama yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülük, “internetten bulunabilirdi” gerekçesiyle alıcıya devredilemez Sonuç: Hukuk Kimin Yanında? Ağır hasarlı araç satıp susan satıcı haksızdır. Hasarı sonradan öğrenen alıcı haklıdır. Hukuk haklının yanındadır. Bu emsal kararla birlikte artık şu ilkeler tartışmasızdır: Alıcı, araç almadan önce plaka sorgulamak zorunda değildir. Gizli ayıplarda sorumluluk satıcıya aittir. Noter sözleşmesindeki kalıp ifadeler satıcıyı kurtarmaz. “Bilmiyordum” savunması geçerli değildir. Hasar açıklanmamışsa, bedel iadesi veya tazminat mümkündür. İkinci El Araç Alıcılarına Net Tavsiye Eğer: Aldığınız araç sonradan ağır hasarlı çıktıysa Satıcı size bu durumu açıkça söylemediyse “Plakadan bakabilirdin” denilerek sorumluluk size yükleniyorsa Bu savunmalar hukuken geçersizdir . Hak arama yolunuz açıktır. Bu Yargıtay kararı, ikinci el araç mağdurlarının elindeki en güçlü hukuki dayanaklardan biridir . Hukuki süreç için karar verildiğinde uzman bir avukattan görüş almak her zaman büyük avantaj sağlayacaktır. T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/436 Karar No: 2021/1717 Karar Tarihi: 21-12-2021 YARGITAY KARARI MAHKEMESİ: Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 12.03.2013 tarihinde Fiat Fiorino Combi Emotion 1.3 model aracı davalıdan 23.000TL bedelle satın aldığını, araç satılırken müvekkiline aracın kazasız olduğunun, kayda değer bir arızasının olmadığının beyan edildiğini, müvekkilinin aracı bir süre kullandığını, daha sonra aracı satmak istediğini, bir alıcı ile anlaştığını ve alıcının aracı muayene için servise götürdüğünde aracın ağır kazalı olduğunun anlaşıldığını, bu durum üzerine müvekkilin de aracı muayene ettirdiğini ve aracın ağır hasarlı olduğunu tespit ettirdiğini, aracın kazalı hâliyle en fazla 10.000-11.000TL edeceğinin söylendiğini, müvekkilinin hile ile yanıltılarak ayıplı araca değerinden fazla ödeme yaptığı için 11.000TL zararı olduğunu ileri sürerek ayıplı araca fazladan ödediği 11.000TL’nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davaya konu aracın müvekkili tarafından 22.01.2013 tarihinde harici satış sözleşmesi ile ... isimli şahsa 18.750TL bedelle satıldığını, müvekkilinin davacı ile satış konusunda hiçbir şekilde muhatap olmadığını, müvekkilinin talep üzerine noterde satış sözleşmesi imzaladığını, satış bedelinin ...'ya ödendiğini, satış ilanı internet sitesine konulurken herkes plakasını sorgulayabilsin diye özellikle plakasını açık bırakarak koyduğunu, basit bir araştırma ile tespit edilebilecek bir hususta ayıptan söz edilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 11.09.2015 tarihli ve 2014/49 E., 2015/265 K. sayılı kararı ile; alınan bilirkişi raporunda araçla ilgili Sigorta Bilgi ve Gözetim Merkezinden temin edilen kayıtlara göre 05.11.2010 - 19.09.2011 tarihleri arasında dört kez çarpma şeklinde meydana gelen hasarlardan dolayı aracın ağır hasarlı ve ayıpların gizli ayıp olduğu, satış tarihi itibarı ile aracın ayıpsız piyasa değerinin 21.000TL, ayıplı değerinin 12.000TL olduğu, iki bedel arasındaki oranın 0,57TL ve bu orana göre davacının zararının 11.400TL olduğu yönünde görüş bildirildiği, davalı, aracı ...’nın sattığını kendisine ödeme yapılmadığını iddia ederek delil olarak ... ile aralarında düzenlenmiş harici satış sözleşmesine dayanmış ise de, söz konusu belgenin her zaman düzenlenebilecek nitelikte belge olduğu, noter tarafından düzenlenen satış sözleşmesinin aksini ispat etmeye elverişli olmadığı anlaşılmakla bu yöndeki savunmaya itibar edilmediği, satıcının, alıcıya karşı herhangi bir surette bildirdiği niteliklerin satılanda bulunmaması sebebiyle sorumlu olduğu gibi, nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan, kullanım amacı bakımından değerini ve alıcının ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran veya önemli ölçüde azaltan maddi, hukukî ya da ekonomik ayıpların bulunmasından da sorumlu olduğu, davaya konu aracın ağır hasarlı olarak davacıya satıldığı, araçtaki ayıpların gizli ayıp niteliğinde bulunduğu gerekçesiyle bilirkişi raporuna itibar edilmek sureti ile davanın kabulü ile 11.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince 08.06.2017 tarihli ve 2016/10734 E., 2017/4683 K. sayılı kararı ile; “…Davacı ile davalı arasındaki resmi satış sözleşmesi 12.03.2013 tarihli olup sözleşmede “alıcının bu aracı halihazır durumu ile görüp beğenerek ve bedelini tamamen ödeyerek teslim aldığı” şeklinde düzenleme mevcut olup davacı, aracı mevcut hali ile satın almıştır. Diğer yandan satış ikinci el araç satışı olup satıcı tarafından ayrıca bir garanti taahhüdü verildiğinin davacı alıcı tarafından kanıtlanması gerekir. Somut olayda sunulan deliller dikkate alındığında, davanın reddi gerekirken yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.11.2017 tarihli ve 2017/280 E., 2017/486 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, araç alım satımına ilişkin noterlik sözleşmelerinde matbu ve kalıplaşmış sözleşme örneklerinin kullanıldığı, uygulamada bu şekilde tarafların gerçek irade ve sözlerini yansıtmayan sözleşmeler kullanılsa da, noterlikte düzenlenen bu sözleşmenin yine de tarafları bağlayacağı, ancak gizli ya da açık ayıpların bu sözleşmede geçen ifade kapsamında kalıp kalmayacağının ihtilaflı olduğu, davaya konu aracın ticarî bir araç olmayıp tarafların da tacir olmadığı, bu durumda araçtaki ayıbın gizli olup olmadığı ve basit bir muayene ile anlaşılıp anlaşılmayacağının önem arz ettiği, açık ayıbın noterlikte yapılan sözleşmede geçen “alıcının bu aracı halihazır durumu ile görüp beğenerek ve bedelini tamamen ödeyerek teslim aldığı” ifadesinin içerisinde kaldığının kabulünün zorunlu olduğu, ancak gizli ayıbın sözleşmedeki ifadeye dâhil olmadığı, bu nedenle davalı satıcının gizli ayıplardan dolayı sözleşmedeki bu ifadeye dayanarak yükümlülükten kurtulamayacağı, araçtaki ayıbın gizli ayıp olup olmadığına ilişkin alınan raporda, bilirkişinin ayıbın gizli ayıp olduğunu belirttiği, bu durumda satıcının gizli ayıptan dolayı sorumlu olduğu, ikinci el satışlarda verilecek garanti taahhüdü ile ayıplı mal kavramları her ne kadar yakın olsa da satıcının gizli ayıplardan sorumlu olması için garanti taahhüdü vermesine gerek bulunmadığı, bu sorumluluğun kanundan kaynaklanın bir sorumluluk olup ikinci el satışlara ilişkin de kısıtlayıcı bir hüküm olmadığı, dolayısıyla satıcı garanti taahhüdü verse de vermese de kanundan kaynaklandığı için gizli ayıptan dolayı sorumlu olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; satın alınan aracın ayıplı olduğu iddiası ile açılan eldeki davada, taraflar arasında noterde düzenlenen resmî satış sözleşmesinde yer alan “alıcı bu aracı hali hazır durumu ile görüp beğenerek ve bedelini tamamen ödeyerek teslim aldığı” şeklindeki ibare karşısında davalının ayıptan dolayı sorumluluktan kurtulup kurtulamayacağı, davalının ayıp nedeniyle sorumlu tutulabilmesi için ikinci el araç satışında ayrıca garanti taahhüdü vermesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 219 ve devamı maddelerinde düzenlenen ayıp kavramına ilişkin olarak açıklamalarda bulunmakta fayda vardır. 13. Türk Borçlar Kanunu’nun 219. maddesi; “Satıcı, alıcıya karşı herhangi bir surette bildirdiği niteliklerin satılanda bulunmaması sebebiyle sorumlu olduğu gibi, nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan, kullanım amacı bakımından değerini ve alıcının ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran veya önemli ölçüde azaltan maddi, hukuki ya da ekonomik ayıpların bulunmasından da sorumlu olur. Satıcı, bu ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur.” şeklinde düzenlenmiştir. Aynı Kanun’un “Gözden geçirme ve satıcıya bildirme” başlıklı 223. maddesi; “Alıcı, devraldığı satılanın durumunu işlerin olağan akışına göre imkân bulunur bulunmaz gözden geçirmek ve satılanda satıcının sorumluluğunu gerektiren bir ayıp görürse, bunu uygun bir süre içinde ona bildirmek zorundadır. Alıcı gözden geçirmeyi ve bildirimde bulunmayı ihmal ederse, satılanı kabul etmiş sayılır. Ancak, satılanda olağan bir gözden geçirmeyle ortaya çıkarılamayacak bir ayıp bulunması hâlinde, bu hüküm uygulanmaz. Bu tür bir ayıbın bulunduğu sonradan anlaşılırsa, hemen satıcıya bildirilmelidir; bildirilmezse satılan bu ayıpla birlikte kabul edilmiş sayılır.” hükmünü haizdir. 14. Türk Borçlar Kanunu’nun “Satıcının ağır kusurları” başlıklı 225. maddesi ise; \"Ağır kusurlu olan satıcı, satılandaki ayıbın kendisine süresinde bildirilmemiş olduğunu ileri sürerek sorumluluktan kısmen de olsa kurtulamaz. Satıcılığı meslek edinmiş kişilerin bilmesi gereken ayıplar bakımından da aynı hüküm geçerlidir.\" şeklinde düzenlenmiştir. 15. Türk Borçlar Kanunu’nun 221. maddesinde de, satıcının satılanı ayıplı olarak devretmekte ağır kusurlu olması hâlinde, ayıptan sorumluluğunu kaldıran veya sınırlayan her anlaşmanın kesin olarak hükümsüz olduğu belirtilmiştir. 16. Ayıp; bir malda sözleşme ve yasa hükümlerine göre normal olarak bulunması gereken niteliklerin bulunmaması ya da bulunmaması gereken bozuklukların yer almasıdır. Bu çerçevede ayıp kavramının içeriği belirlenirken öncelikle; sözleşme hükümlerine bakılmalıdır. Sözleşme ele alınırken bakılacak ilk husus, taraflar arasında satılan malın hangi özellikleri içermesi konusunda açık bir anlaşmanın olup olmadığıdır. Üzerinde anlaşma olmayan durumda ise, sözleşmenin yorumundan hareketle tarafların zımnen bu konuda bir anlaşma yapıp yapmadıklarına bakılacaktır. Zımnî anlaşmanın dahi olmadığı durumlarda, sözleşmenin tümü dikkate alınacak ve dürüstlük kuralına göre malın taşıması gereken vasıflar belirlenecektir. Bu anlamda ayıp, malın sözleşmeye göre taşıması gereken nitelikleri taşımaması hâli veya bu hususta özel bir hüküm olmasa da, sözleşmenin niteliği ve içeriği dikkate alındığında, malda mevcut olması gereken vasıfların eksikliği şeklinde ortaya çıkacaktır. 17. Satılan maldaki ayıp, açık veya gizli ayıp şeklinde olabilir. Açık ayıplar, ilk bakışta görülebilen veya basit bir muayene ile anlaşılabilen ayıplardır. Buna karşılık gizli ayıplar, ilk bakışta fark edilemeyen, sonradan yapılacak detaylı bir muayene ile anlaşılan ayıplardır. Bu tür ayıplar genelde malın yapısıyla ilgili olan ve kullanılmasıyla anlaşılan ayıplardır. 18. Durumun gerekli kıldığı muayene ile anlaşılamayan ayıplar, gizli ayıptır. Alıcının gizli ayıpları araştırma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Ancak gizli ayıp ortaya çıkar çıkmaz bu durumu satıcıya bildirmekle yükümlüdür. Alıcının ayıpları bildiğini veya bilmesi gerektiği konusunda ispat yükü satıcıya aittir. 19. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davacı vekili, müvekkilinin davalıdan araç satın alırken aracın kazasız olduğunun, kayda değer bir arızası olmadığının müvekkiline beyan edildiğini, müvekkilinin daha sonra aracı satmak istediğinde, alıcının aracı muayene için servise götürdüğünde aracın ağır kazalı olduğunun tespit edildiğini iddia etmiş, davalı ise, aracı satan kişinin ... olduğunu, müvekkilinin talep üzerine noterde satış sözleşmesi imzaladığını, satış ilanı internet sitesine konulurken herkes plakasını sorgulayabilsin diye özellikle plakasını açık bırakarak koyduğunu, basit bir araştırma ile tespit edilebilecek bir hususta ayıptan söz edilemeyeceğini savunmuştur. 20. Dosya içerisinde yer alan Antalya 11. Noterliğinin 12.03.2013 tarihli ve 06820 yevmiye numaralı araç satış sözleşmesi incelendiğinde, dava konusu aracın 20.000TL bedelle davacıya satıldığı, sözleşmede “alıcının bu aracı hali hazır durumu ile görüp beğenerek ve bedelini tamamen ödeyerek teslim aldığı” belirtilmiştir. 21. Mahkemece araç üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen 04.05.2015 tarihli asıl ve 07.09.2015 tarihli ek rapor incelendiğinde, sigorta kayıtlarına göre aracın dört kez kazaya karıştığı, belirlenen kazalar nedeniyle ağır derecede hasarlı olduğu, oluşan hasarların gizli ayıp niteliğinde olduğu belirtilmiş ve toplam zarar 11.400TL olarak tespit edilmiştir. 22. Mahkemece alınan bilirkişi asıl ve ek raporundan da anlaşıldığı üzere, davacının satın aldığı aracın ağır hasarlı olduğu ve ayıpların gizli ayıp niteliğinde bulunduğu anlaşılmakta olup, davalı satıcı bu gizli ayıplar nedeniyle ağır kusurludur. Bu nedenle araçtaki ayıbın kendisine süresinde bildirilmediğini ileri sürerek de sorumluluktan kurtulamaz. 23. Taraflar arasında düzenlenen satış sözleşmesinde “alıcının bu aracı hali hazır durumu ile görüp beğenerek ve bedelini tamamen ödeyerek teslim aldığı” şeklinde beyana yer verilmiş ise de, alıcının bu beyanı açık ayıplar yönünden satıcının sorumluluğunu kaldırır ise de, satıcının gizli ayıplar nedeniyle sorumluluğu devam etmektedir ve ayrıca garanti taahhüdü vermesine de gerek yoktur. 24. Her ne kadar davalı, aracın satış ilanında herkes plakasını sorgulayabilsin diye özellikle plakasını açık bıraktığını savunmuş ise de, davacının satın aldığı araçla ilgili olarak trafik şube müdürlüğünce tutulan kayıtları, aracın sigorta bilgilerini inceleme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Somut olayda davalı satıcı, satış sırasında aracın ağır hasarlı olduğunu davacıya bildirdiğini veya alıcının bu ayıpları bildiğini ispatlayamamıştır. 25. Açıklanan nedenlerle, mahkemece davalı satıcının araçtaki gizli ayıplar nedeniyle sorumlu olduğu yönünde verilen direnme kararı yerindedir. 26. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, alıcının satış sırasında aracın plakasını sorgulamak suretiyle öncesinde karıştığı kazaları öğrenebileceği, herkesin plaka sorgusu ile tespit edebileceği hususun gizli ayıp olarak nitelendirilemeyeceği, Özel Daire kararının bu nedenle haklı ve yerinde olduğu, direnme kararının bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir 27. Ne var ki, Özel Dairece miktar yönünden bir inceleme yapılmadığından davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme kararı yerinde olup, davalı vekilinin miktara ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440-III/1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 21.12.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

  • MİRASI REDDEDEN MİRASÇI, MURİSİN EMEKLİ İKRAMİYESİNİ ALABİLİR Mİ?

    Yargıtay’dan Çok Net Cevap: “Bu, Terekenin Sahiplenilmesi Değildir” Miras hukuku uygulamasında yanlış bilinen konulardan biri şudur: “Mirası reddedersem ölenin emekli ikramiyesini de alamam.” Bu bilgi yanlıştır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre mirasın reddi, ölen kişinin emekli ikramiyesinin alınmasına engel değildir. Bu husus, Yargıtay tarafından açık, net ve tartışmaya yer bırakmayacak şekilde karara bağlanmıştır. EMEKLİ İKRAMİYESİ TEREKE MALI MIDIR? Hayır. Yargıtay’a göre emekli ikramiyesi: Murisin malvarlığına dahil bir tereke unsuru değildir. Borçlara karşı tasfiye edilemez. Mirasçılar tarafından alınması, mirasın kabulü anlamına gelmez. Bu yazıda incelenen Yargıtay kararında, miras bırakanın tüm yasal mirasçıları mirası reddetmiş olmasına rağmen, emekli ikramiyesinin terekeye dahil edilerek iflas hükümlerine göre tasfiye edilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. YARGITAY’IN GEREKÇESİ NE? Yargıtay 7. Hukuk Dairesi kararında açıkça şu tespit yapılmıştır: Emekli ikramiyesi, Kanun gereği doğrudan hak sahibi mirasçılara ait bir alacaktır. Bu ödeme, terekeye eklenemez ve tasfiyeye tabi tutulamaz. Bu yaklaşımın dayanağı, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nun 89. maddesidir. Kanun, emekli ikramiyesinin kanuni mirasçılara doğrudan ödenmesini öngörmektedir. “EMEKLİ İKRAMİYESİNİ ALMAK MİRASI KABUL ANLAMINA GELİR Mİ?” Bu soruya Yargıtay’ın cevabı çok nettir: Hayır, gelmez. Kararda açıkça şu ifadeye yer verilmiştir: Emekli ikramiyesini almak, terekenin sahiplenilmesi değildir. Mirasın reddi ile çelişmez. Borçlardan sorumluluk doğurmaz. Bu tespit yalnızca bu karara özgü değildir. Yargıtay, farklı daire kararlarında da aynı yönde istikrarlı içtihat geliştirmiştir. KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER YARGITAY İÇTİHATLARI İncelenen kararda, Yargıtay’ın önceki kararlarına özellikle vurgu yapılmıştır: Yargıtay 14. Hukuk Dairesi (22.09.2016 tarihli karar):Emekli ikramiyesi, mirasçıların hak sahipliği sıfatından doğar; terekeye dahil değildir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (15.10.2020 tarihli karar):Emekli ikramiyesi, Sosyal Güvenlik mevzuatı gereği hak sahiplerine ait olup tasfiyeye konu edilemez. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin eski ama halen geçerli içtihadı: Emekli ikramiyesi tenkis davasına dahi konu edilemez, çünkü miras payı niteliği taşımaz. Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç şudur: Emekli ikramiyesi, miras değil; kanundan doğan bağımsız bir haktır. UYGULAMADA EN ÇOK YAPILAN HATA Uygulamada sıkça şu yanlış yapılmaktadır: Miras reddedildiği için emekli ikramiyesinin alacaklılara bırakılması. İkramiyenin iflas masasına dahil edilmesi. Mirasçıların, borç korkusuyla ikramiyeden vazgeçmesi. Tüm bu işlemler hukuka aykırıdır. Yargıtay bu tür uygulamaları açıkça bozma nedeni saymaktadır. VATANDAŞ İÇİN NET ÖZET Mirası reddedebilirsiniz. Emekli ikramiyesini alabilirsiniz. Borçlardan sorumlu olmazsınız. Bu ödeme mirası kabul anlamına gelmez. Alacaklılar bu paraya el koyamaz. SONUÇ: HAKKINIZI BİLİN Yargıtay’ın açık ve yerleşik içtihatlarına göre: Mirasın reddi ile emekli ikramiyesinin alınması arasında hukuki bir çelişki yoktur. Bu nedenle “ikramiyeyi alırsam borçları da üstlenirim” endişesiyle hak kaybı yaşanması tamamen yersizdir. Somut olayın özelliklerine göre hak kaybı yaşamamak için uzman bir avukattan hukuki destek alınması her zaman en sağlıklı yoldur. T.C. YARGITAY 7. Hukuk Dairesi Esas No: 2021/6440 Karar No: 2021/1911 Karar Tarihi: 14-10-2021 MİRASBIRAKANIN TEREKESİNİN İFLAS HÜKÜMLERİNE GÖRE TASFİYESİ İSTEMİ - EMEKLİ İKRAMİYESİNİN KANUN GEREĞİ HAK SAHİBİ MİRASÇILARA AİT OLMASI - TEREKE KAPSAMINA DAHİL EDİLEREK TASFİYEYE TABİ TUTULMUŞ OLMASININ İSABETSİZ OLUŞU - HÜKMÜN BOZULDUĞU ÖZET: Talep, en yakın yasal mirasçılarının tamamı tarafından mirası reddedilen mirasbırakanın terekesinin iflas hükümlerine göre tasfiyesine ilişkindir. Somut olayda, mirasbırakan ... 02.06.2011 tarihinde vefat etmiş, en yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından miras reddolunmuştur. Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının 09.07.2013 tarihli yazısında belirtildiği üzere, ...’e kamu emeklisi olması nedeniyle 04.06.2009 tarihinde …TL emekli ikramiyesi tahakkuk ettirilmiştir. Mahkemece, emekli ikramiyesinin Kanun gereği hak sahibi mirasçılara ait olmasına karşın tereke kapsamına dahil edilerek tasfiyeye tabi tutulmuş olması doğru görülmemiş ve hükmün bu nedenlerle bozulması gerekmiştir. (4721 S. K. m. 612) (2004 S. K. m. 180, 208, 217, 254) (5434 S. K. m. 89) (8. HD. 25.11.2014 T. 2014/346 E. 2014/21586 K.) Dava: Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 16/04/2013 gününde verilen dilekçe ile iflas hükümlerine göre terekenin tasfiyesi istenmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda iflasın kapanmasına dair verilen 23/06/2017 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi mirasçılar vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: Karar: Talep, en yakın yasal mirasçılarının tamamı tarafından mirası reddedilen mirasbırakanın terekesinin iflas hükümlerine göre tasfiyesine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkiline borçlu olan mirasbırakan ...’in mirasının en yakın yasal mirasçılarının tamamı tarafından Zonguldak 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/346 Esas, 2012/231 Karar sayılı ilamıyla reddedildiğini, müvekkilinin ...’e karşı icra takibine itirazın iptali için açtığı Ankara 4. Ticaret Mahkemesinin 2008/450 Esas sayılı dosyasında aldığı yetkiye istinaden mirasbırakan ...'in terekesinin iflas hükümlerine göre tasfiyesini istemiştir. Mirasçılar vekili, davacının alacağını takip ettiği icra dosyasında haciz konulan murisin emekli ikramiyesi ve maaşının terekeye dahil olmadığını belirterek, mirasçılara ait olduğunun tespitini ve terekenin bu şekilde tasfiyesini savunmuştur. Terekenin iflas hükümlerine göre tasfiyesine ilişkin verilen karar, mirasçılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 2014/346 Esas, 2014/21586 Karar sayılı ilamı ile bozulmuştur. Mahkemece bozma ilamına uyularak iflasın kapanmasına karar verilmiştir. Hükmü, mirasçılar vekili emekli ikramiyesi ve maaşının terekeye dahil olmadığını belirterek temyiz etmiştir. Ölenin en yakın yasal mirasçılarının tamamı tarafından reddolunan miras, sulh mahkemesince iflas hükümlerine göre tasfiye edilir. Tasfiye sonunda arta kalan değerler, mirası reddetmemişler gibi hak sahiplerine verilir. (TMK. m.612/1-2) İİK'nun 180. maddesi; reddolunan mirasın tasfiyesinin sekizinci bap (md.208-256) hükümlerine göre; ait olduğu mahkemece yapılacağını hükme bağlamıştır. Öyleyse, mahkemece iflas masası teşkil edilip (md.208), iflas dairesi oluşturulması, iflas dairesince tasfiyenin adi veya basit şekilde yapılmasına karar verildikten (md.208/3) sonra seçilecek tasfiye yöntemine göre gerekli işlemlerin yapılmasının izlenmesi, terekeye (masaya) dahil hiçbir malvarlığı bulunmaz ise, iflas dairesince tasfiyenin tatiline karar verilip, bu hususun ilan edilmesi (md.217), bu ilanda tereke alacaklıları tarafından otuz gün içinde iflasa müteallik muamelelerin tatbikine devam edilmesinin istenmemesi halinde iflasın kapatılacağının açıkça yazılması (md.217); en son olarak da yürütülecek işlemlerin sonucuna göre iflasın kapanmasına (md.254) karar verilebileceği gözönüne alınmaksızın sadece yürütülecek işlemlerin neler olduğuna işaret edilmek suretiyle dosyanın kapatılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur. 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 89/10. maddesinde, Sosyal Güvenlik Kurumunca tahakkuk ettirilmiş veya ettirilecek emekli ikramiyelerini almadan ölenler ile ölüm tarihinde aylığa müstahak dul ve yetim bırakmadan ölen iştirakçilerin ikramiyelerinin kanuni mirasçılarına ödeneceği düzenlenmiştir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2015/17979 Esas, 2016/7416 Karar ve 22.09.2016 tarihli kararında, mirasbırakanın ölümü nedeniyle davacılara ödenen ikramiyenin, hak sahiplerinin sıfatından doğan haklardan olduğu ve terekeye dahil olmadığı, emekli ikramiyesini almanın terekenin sahiplenilmesi anlamına gelemeyeceği belirtilmiştir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2019/2083 Esas, 2020/6248 Karar ve 15.10.2020 tarihli kararında, emekli ikramiyesinin tamamının dul ve yetim aylığına hak kazanan kişilere ödeneceği Sosyal Güvenlik Yasası’nda hüküm altına alındığından, terekeye dahil edilmeyip hak sahiplerine ait olacağı belirtilmiştir. Emekli Sandığınca yapılan toptan ödeme, mirasçılara ait olduğu için terekeye eklenmez, Kanun gereği mirasçılara verilen bir para olduğu için tenkis davasına konu teşkil etmez. (... İlmi Açıklama ve Kazai İçtihatlarla Mirasta Tenkis, İade, İstihkak, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1995, sayfa 204; Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 27.02.1967 günlü 953/1097 sayılı kararı) Somut olayda, mirasbırakan ...  02.06.2011 tarihinde vefat etmiş, en yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından miras reddolunmuştur. Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının 09.07.2013 tarihli yazısında belirtildiği üzere, ...’e kamu emeklisi olması nedeniyle 04.06.2009 tarihinde 40.025,87TL emekli ikramiyesi tahakkuk ettirilmiştir. Mahkemece, emekli ikramiyesinin Kanun gereği hak sahibi mirasçılara ait olmasına karşın tereke kapsamına dahil edilerek tasfiyeye tabi tutulmuş olması doğru görülmemiş ve hükmün bu nedenlerle bozulması gerekmiştir. Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın yatıranlara iadesine, 14.10.2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

  • BEŞ YIL DOLMADAN KİRA TESPİT DAVASI AÇILABİLİR Mİ? | Güncel Yüksek Mahkeme Kararları Ne Diyor?

    Son yıllarda artan enflasyon ve kira bedellerindeki hızlı yükseliş, ev sahipleri ile kiracıları sık sık karşı karşıya getirmektedir. Özellikle ev sahipleri tarafından en çok merak edilen sorulardan biri şudur: “Kira sözleşmesinin üzerinden beş yıl geçmeden kira tespit ya da kira uyarlama davası açılabilir mi?” Bu sorunun cevabı, güncel ve son derece önemli bir Bölge Adliye Mahkemesi kararıyla artık çok net bir şekilde verilmiştir. Kira Artışı ve Kira Tespiti Aynı Şey Değildir Öncelikle uygulamada sıkça karıştırılan iki kavramı ayırmak gerekir: Kira artışı : Mevcut sözleşme devam ederken, kanunun izin verdiği sınırlar içinde yapılan yıllık artıştır. Kira tespit davası : Hâkimin, kira bedelini emsal kiralar ve hakkaniyet esaslarına göre yeniden belirlediği davadır. Türk Borçlar Kanunu, bu iki durumu bilinçli şekilde farklı rejimlere bağlamıştır . Türk Borçlar Kanunu’nun Sistemi: İlk 5 Yıl Dokunulmaz Alan Türk Borçlar Kanunu’nun 343 ve 344. maddeleri , konut ve çatılı işyeri kiralarında kira bedelinin nasıl belirleneceğini ayrıntılı biçimde düzenler. Bu sisteme göre: İlk beş yıl boyunca  kira bedeli, sözleşmede kararlaştırılan artış oranı varsa bu doğrultuda artırılabilir ve fakat işbu artış TÜFE’nin on iki aylık ortalaması ndan fazla olamaz. Bu beş yıllık süre içinde: Hâkim, emsal kira bedellerine bakarak  kira belirleyemez. “Piyasa kiraları çok arttı” gerekçesiyle kira tespiti yapılamaz. Kanun koyucu, bu beş yıllık süreyi bilinçli bir denge alanı  olarak oluşturmuştur. Peki “Kira Uyarlama Davası” ile Bu Süre Aşılabilir mi? Uygulamada bazı ev sahipleri, beş yıl dolmadan kira tespit davası açamayacaklarını bildikleri için bu kez TBK m. 138 (aşırı ifa güçlüğü)  hükmüne dayanarak kira uyarlama davası  açmayı denemektedir. İşte Bursa Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararı tam da bu noktada çok net bir duruş  sergilemiştir. Bursa BAM 4. Hukuk Dairesi: “Bu Yol Kanunun Dolaşılmasıdır” Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi, 28.12.2023 tarihli kararında şu temel tespitleri yapmıştır: Kira sözleşmeleri, Türk Borçlar Kanunu’nda özel olarak düzenlenmiş  sözleşmelerdir. Kira bedelinin nasıl artırılacağı TBK m. 344’te ayrıntılı şekilde belirlenmiştir . Enflasyon, 6098 sayılı Kanun döneminde öngörülebilir bir olgudur . Bu nedenle, sırf enflasyon yükseldi diye beş yıl dolmadan TBK m. 138’e dayanılarak kira uyarlaması istenemez . Mahkeme açıkça şu sonuca varmıştır: Beş yıllık süre dolmadan, kira bedelinin TBK m. 138 uyarınca uyarlanması suretiyle artırılması mümkün değildir. Neden? Çünkü Özel Kanun Varken Genel Kanun Uygulanamaz Kararın en kritik hukuki gerekçesi şudur: TBK m. 344 → kira bedeline ilişkin özel düzenlemedir TBK m. 138 → tüm sözleşmelere uygulanan genel bir hükümdür Hukukun temel ilkelerinden biri gereği: Özel düzenleme varken, genel düzenleme uygulanamaz. Aksi düşünce: TBK m. 344’ü tamamen işlevsiz hale getirir, Kanunun bilinçli olarak koyduğu beş yıllık dengeyi ortadan kaldırır , Ve açıkça kanunun dolanılması  sonucunu doğurur. Mahkeme bu nedenle, uyarlama davası yoluyla kira artışı talep edilmesini hukuka aykırı  bulmuştur. “Ama Kira Enflasyonu Çok Daha Yüksek” Savunması Geçerli mi? Kararda bu iddiaya da açıkça cevap verilmiştir: Kira enflasyonunun genel enflasyondan yüksek olması, Emsal kiraların çok artmış olması, Kiraya verenin kira gelirinin “düşük kaldığı” iddiası beş yıl dolmadan kira tespiti veya uyarlaması için yeterli değildir . Kanun koyucu, bu makasın beşinci yıldan sonra  hâkim müdahalesiyle kapatılmasını öngörmüştür. Sonuç: Beş Yıl Dolmadan Kira Tespiti de Uyarlaması da Mümkün Değil Güncel içtihat ışığında artık şu hususlar tartışmasızdır: Beş yıl dolmadan kira tespit davası açılamaz. TBK m. 138, kira bedelini artırmak için arka kapı  olarak kullanılamaz. Enflasyon tek başına uyarlama sebebi değildir. Bu yöndeki davalar reddedilmelidir . Bu karar, hem kiracılar hem de ev sahipleri açısından hukuki öngörülebilirliği  güçlendiren, son derece önemli ve yol gösterici bir içtihattır. Güncel içtihatlar taranmadan hukuki bir yola girmek, geri dönülemeyecek zararlara sebebiyet verebilecektir.

  • ÇEK İÇİN İCRA TAKİBİ HAZIRLARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

    Çek, Türk hukukunda kambiyo senedi  niteliğinde olup, alacaklıya hızlı ve etkili bir icra yolu sunar. Ancak uygulamada, çek için icra takibi hazırlarken yapılan en küçük bir hata , takibin iptaline, gecikmelere ve hatta alacağın tahsil edilememesine yol açabilmektedir. Bu nedenle çek takibi, sıradan bir icra işlemi olarak değil, özel kuralları olan teknik bir süreç  olarak ele alınmalıdır. Bu yazıda, çek nedeniyle icra takibi başlatırken en sık yapılan hatalar , uygulamada dikkat edilmesi gereken kritik noktalar  ve alacaklının hak kaybına uğramaması için izlenmesi gereken yol  ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. 1. Takip Türünün Doğru Seçilmesi Hayati Öneme Sahiptir Çek alacakları için kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile icra takibi  yapılmalıdır. Genel haciz yolu ile takip yapılması halinde; Borçlu daha geniş itiraz imkanlarına sahip olur. Takip gereksiz yere uzar. Alacaklının kambiyo hukukundan doğan avantajları ortadan kalkar. Bu nedenle icra takibi başlatılırken takip türü açık ve doğru şekilde belirtilmelidir . 2. Çekin Şekil Şartları Mutlaka Kontrol Edilmelidir İcra takibine konu edilecek çekin, geçerli bir kambiyo senedi  olup olmadığı mutlaka incelenmelidir. Özellikle: “Çek” kelimesinin senet metninde yer alması Kayıtsız şartsız belirli bir bedelin ödenmesi emri Keşide tarihi Keşide yeri Keşidecinin imzası Bu unsurlardan birinin eksik olması, çekin kambiyo vasfını kaybetmesine  ve takibin iptaline yol açabilir. 3. İbraz Süresi Geçmiş mi? Mutlaka Denetlenmelidir Çekler için kanunda öngörülen ibraz süreleri  vardır. Bu süreler; Aynı yerde ödenecek çeklerde Farklı yerde ödenecek çeklerde farklılık gösterir. İbraz süresi geçtikten sonra çek hâlâ bir adi alacak belgesi  olarak kullanılabilir; ancak kambiyo takibi yapılamaz . Bu husus gözden kaçırılırsa, borçlu tarafından yapılacak basit bir itirazla takip iptal edilir. 4. Karşılıksız İşlemi ve Banka Şerhi Dosyada Yer Almalıdır Karşılıksız kalan çekler bakımından: Banka tarafından düzenlenen karşılıksızdır şerhi Çekin arka yüzündeki banka işlemleri takip dosyasına eksiksiz eklenmelidir . Banka şerhi bulunmayan veya usulüne uygun olmayan çeklere dayalı takipler ciddi risk taşır. 5. Talep Edilebilecek Alacak Kalemleri Doğru ve Sınırlı Şekilde Belirlenmelidir. Çek nedeniyle kambiyo senetlerine özgü icra takibinde talep edilebilecek alacak kalemleri kanunla sınırlıdır . Takip talebinde bu sınırların aşılması, borçlunun itirazı hâlinde takibin kısmen veya tamamen iptaline  yol açabilir. Talep edilebilecek kalemler şunlardır: ▪️ Karşılıksız Çek Bedeli Çekin üzerinde yazılı olan asıl alacak tutarının karşılıksız kalan kısmıdır. ▪️ Faiz Çek bedeline, talep edilmesi hâlinde takip tarihinden itibaren ticari faiz  işletilebilir. ▪️ Çek Tazminatı Karşılıksız çıkan çeklerde, karşılıksız kalan bedelin %10’u oranında çek tazminatı  talep edilebilir. Ancak bu tazminat yalnızca keşideciden  istenebilir. Ciranta, aval veren veya diğer imza sahiplerinden çek tazminatı talep edilmesi hukuken mümkün değildir . Bu hususun gözden kaçırılması, keşideci dışındaki borçlular yönünden takibin iptaline neden olur. ▪️ Çek Komisyonu Çek nedeniyle icra takibinde ayrıca çek komisyonu  talep edilebilir. Çek komisyonu, çek bedelinin binde üçünü (%0,3)  geçemez Keşideci, ciranta ve aval verenler dâhil olmak üzere çekten sorumlu tüm borçlulardan talep edilebilir Bu yönüyle çek komisyonu, çek tazminatından farklı olarak sadece keşideciye özgü değildir . ▪️ İcra ve Takip Giderleri Harç, tebligat, posta ve diğer icra masrafları borçluya yükletilebilir. ⚠️ Uygulamada En Sık Yapılan Hata Çek tazminatının ciranta veya aval verenden de talep edilmesi  ya da çek komisyonu oranının binde üçün üzerine çıkarılması , borçlulara itiraz imkânı tanıyan ve takibi zayıflatan ciddi hatalardandır. 6. Borçlu Sıfatı ve Sorumluluk Zinciri Doğru Kurulmalıdır Çekte sorumluluk sadece keşideci ile sınırlı değildir. Şu kişiler de sorumlu olabilir: Keşideci Cirantalar Aval verenler Ancak bu kişilerin takipte doğru sıfatla gösterilmesi , imza ve sorumluluk zincirinin doğru kurulması gerekir. Aksi halde bazı borçlular yönünden takip düşebilir. 7. Yetkili İcra Dairesi Doğru Belirlenmelidir Yetkisiz icra dairesinde başlatılan takiplerde, borçlu yetki itirazı  yaparak süreci uzatabilir. Çeklerde yetki; Ödeme yeri Borçlunun yerleşim yeri gibi kriterlere göre belirlenir. Bu husus baştan doğru tespit edilmelidir. 8. Sürelere ve Tebligata Azami Özen Gösterilmelidir Kambiyo senetlerine özgü takiplerde; İtiraz süreleri Haciz talep süreleri Satış talep süreleri genel icra takibine göre daha hızlı ve keskindir . Sürelerin kaçırılması, alacaklının elindeki güçlü hukuki aracı etkisiz hâle getirebilir. Sonuç: Çek Takibi Teknik Bir Uzmanlık İşidir Çek için icra takibi, form doldurmaktan ibaret bir işlem değildir . Küçük gibi görünen bir hata; Takibin iptaline Zaman kaybına Alacağın tahsil edilememesine neden olabilir. Bu nedenle çek alacaklarında icra takibi süreci, çek hukuku ve icra-iflas hukuku alanında deneyimli bir avukat tarafından  yürütülmelidir.

  • EŞLERDEN BİRİNİN ÖLÜMÜ HALİNDE MAL REJİMİNİN TASFİYESİ

    SAĞ KALAN EŞİN HAKLARI VE ÖLEN EŞİN MİRASÇILARINA KARŞI KATILMA ALACAĞI DAVASI Evlilik sadece duygusal bir birliktelik değil, aynı zamanda hukuki ve ekonomik bir ortaklıktır . Eşlerin evlilik süresince edindikleri malların kime ait olduğu, boşanma veya ölüm halinde bu malların nasıl paylaşılacağı ise mal rejiminin tasfiyesi  kurallarıyla belirlenir. Özellikle eşlerden birinin ölümü halinde , mal rejiminin tasfiyesi ve miras paylaşımı çoğu zaman birbirine karıştırılan, ancak hukuken farklı iki süreçtir. Bu yazıda; mal rejimi nedir , ne zaman ve nasıl tasfiye edilir , kişisel mal ve edinilmiş mal ayrımı , sağ kalan eşin hakları , sağ kalan eşin mirasçılara karşı dava açıp açamayacağı  ve mal rejiminin tasfiyesi davası ile terekenin paylaşılması davası arasındaki farklar  net ve anlaşılır biçimde ele alınmaktadır. Mal Rejimi Nedir? Mal rejimi, eşlerin evlilik süresince sahip oldukları malların hukuki statüsünü  ve evlilik sona erdiğinde bu malların nasıl paylaşılacağını  düzenleyen kurallar bütünüdür. Türk hukukunda yasal mal rejimi edinilmiş mallara katılma rejimidir . Aksi yönde bir sözleşme yapılmadıkça, evlenen herkes bu rejime tabi olur. Mal Rejimi Ne Zaman Sona Erer? Türk Medeni Kanunu’nun 225. maddesine göre: Mal rejimi, eşlerden birinin ölümü , boşanma veya başka bir mal rejiminin kabulüyle sona erer. Ölüm halinde, eşler arasındaki mal rejimi kendiliğinden sona erer . Ancak mal rejiminin sona ermesi, otomatik olarak paylaşım yapıldığı anlamına gelmez. Öncelikle mal rejiminin tasfiye edilmesi gerekir . Kişisel Mal ve Edinilmiş Mal Nedir? Kişisel Mallar Kişisel mallar, tasfiyeye konu olmayan , sahibine ait kalan mallardır. Bunlar kısaca: Evlilikten önce  sahip olunan mallar Miras yoluyla kazanılan mallar Bağışlanan mallar Manevi tazminat alacakları Kişisel kullanıma özgü eşyalar Edinilmiş Mallar Edinilmiş mallar ise evlilik süresince emek karşılığı kazanılan  tüm değerlerdir: Maaş, ücret, prim, ikramiye İşten elde edilen kazançlar Sosyal güvenlik ve emeklilik gelirleri Edinilmiş malların yerine geçen değerler Tasfiye sırasında sadece edinilmiş mallar paylaşılır . Sağ Kalan Eşin Hakları Nelerdir? Eşlerden birinin ölümü halinde sağ kalan eşin iki ayrı hukuki sıfatı  vardır: Eş sıfatıyla  mal rejiminden doğan hakları Mirasçı sıfatıyla  miras payı hakkı Bu iki hak birbirinden tamamen bağımsızdır  ve sırası da son derece önemlidir. Sağ Kalan Eş, Mirasçılara Karşı Mal Rejiminin Tasfiyesi Davası Açabilir mi? Evet, açabilir ve çoğu zaman açması gerekir. Ölümle sona eren edinilmiş mallara katılma rejiminde, sağ kalan eş; ölen eşin yasal veya atanmış mirasçılarına karşı   mal rejiminin tasfiyesi davası  açabilir. Bu davada sağ kalan eş, katılma alacağı  talep eder. Katılma Alacağı Nedir? Katılma alacağı; sağ kalan eşin, ölen eşe ait edinilmiş malların artık değerinin yarısı üzerinde sahip olduğu alacak hakkıdır . Yargıtay’a göre: Ölümle sona eren edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi, terekenin paylaşılmasının ön koşuludur. Katılma alacağı, terekenin öncelikle ve peşin ödenmesi gereken borçları arasındadır. Bu nedenle: Önce katılma alacağı hesaplanır ve ödenir Ancak bundan sonra tereke belirlenebilir Son aşamada miras paylaşımı yapılabilir Mal Rejiminin Tasfiyesi Davasında Ne Talep Edilir? Bu dava miras hukukundan doğan terekenin paylaşılması davası değildir . Talepler şunlardır: Edinilmiş malların tespiti Artık değerin hesaplanması Sağ kalan eş lehine katılma alacağına hükmedilmesi Gerekirse katkı payı veya değer artış payı alacağı Dava, ölen eşin yasal mirasçılarına karşı açılır; davanın konusu para alacağıdır . Örnek Üzerinden Açıklama: Bankadaki Para Nasıl Paylaşılır? Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için somut bir örnek üzerinden ilerleyelim: Varsayalım ki ölen eşin bankada 1.000.000,00 TL parası bulunmaktadır. Bu para, evlilik birliği içinde elde edilmiş olup edinilmiş mal  niteliğindedir. Eşlerden birinin ölümüyle birlikte mal rejimi sona erer. Ancak bu paranın doğrudan mirasçılar arasında paylaştırılması hukuken mümkün değildir . Öncelikle mal rejiminin tasfiye edilmesi gerekir . Bu aşamada sağ kalan eş , ölen eşin yasal mirasçılarına karşı  (örneğin çocuklara veya anne-babaya karşı) mal rejiminin tasfiyesi davası  açar. Mahkeme tarafından yapılan inceleme sonucunda: Bankadaki 1.000.000,00 TL’nin edinilmiş mal olduğu tespit edilir Artık değer hesaplanır Sağ kalan eşin katılma alacağı  belirlenir Edinilmiş mallara katılma rejiminde kural olarak sağ kalan eş, artık değerin yarısı üzerinde hak sahibidir . Buna göre: Sağ kalan eşin katılma alacağı: 500.000,00 TL . Kalan 500.000,00 TL ise terekeye dahil edilir. İşte bu noktadan sonra , kalan 500.000,00 TL mirasçılar arasında, miras hukukuna göre paylaştırılır. Bu örnekten de açıkça görüldüğü üzere; sağ kalan eşin katılma alacağı, terekenin hesaplanmasından önce ve öncelikle ödenmesi gereken bir alacaktır.  Mal rejimi tasfiye edilmeden yapılan miras paylaşımı, eksik ve hatalı olacaktır. Mal Rejiminin Tasfiyesi Davası ile Terekenin Paylaştırılması Davasının Farkı Mal Rejiminin Tasfiyesi Terekenin Paylaşılması Eşler arası mal ilişkisini konu alır Mirasçılar arası paylaşımı konu alır Katılma alacağı istenir Miras payı istenir Ön şarttır Son aşamadır Borç ilişkisidir Paylaşım ilişkisidir Tasfiye yapılmadan tereke sağlıklı şekilde paylaştırılamaz. Sonuç Uygulamada en sık yapılan hata, mal rejimi tasfiyesi yapılmadan doğrudan miras paylaşımına geçilmesidir . Bu durum sağ kalan eş açısından ciddi hak kayıplarına  yol açar. Doğru hukuki sıra şudur: Mal rejimi tasfiye edilir Katılma alacağı ödenir Tereke netleştirilir Miras paylaşımı yapılır Mal rejiminin tasfiyesi ve miras hukuku, teknik ve ciddi sonuçlar doğuran alanlardır.  Sağ kalan eşin haklarını tam olarak koruyabilmesi için sürecin başından itibaren hukuki destek alınması hayati önem taşır.

  • 5 YIL İÇİNDE SATILAN EVDEN VERGİ ÇIKAR MI? DEĞER ARTIŞ KAZANCI VERGİSİ REHBERİ (2026)

    Türkiye’de taşınmaz alım satımı yapan binlerce vatandaşın en çok merak ettiği konuların başında “Evimi sattım, vergi ödeyecek miyim?” , “5 yıl dolmadan satarsam ne olur?”  ve “Değer artış kazancı vergisi nasıl hesaplanır?”  soruları gelmektedir. Bu yazıda; Gelir Vergisi Kanunu mükerrer 80. madde , güncel uygulamalar ve Danıştay kararları ışığında , 5 yıl kuralı, verginin ne zaman doğacağı, kimlerin vergi ödeyeceği ve hangi hallerde hiç vergi çıkmayacağı  tüm yönleriyle açıklanmaktadır. Değer Artış Kazancı Nedir? (GVK Mükerrer 80) Değer artış kazancı , bir taşınmazın (ev, arsa, arazi, işyeri vb.) iktisap edildikten sonra belirli bir süre içinde elden çıkarılması  sonucu elde edilen kazancın vergilendirilmesidir. Gelir Vergisi Kanunu’nun mükerrer 80. maddesine göre ; “İvaz karşılığında iktisap edilen taşınmazların, iktisap tarihinden itibaren 5 yıl içinde elden çıkarılmasından doğan kazançlar , değer artış kazancı olarak gelir vergisine tabidir.” Burada iki temel şart birlikte gerçekleşmelidir: Taşınmaz ivaz karşılığında iktisap edilmiş olmalı İktisap tarihinden itibaren 5 yıl geçmeden satılmış olmalı Bu iki şarttan biri yoksa değer artış kazancı vergisi doğmaz . “İvaz Karşılığında İktisap” Ne Demektir? İvaz, bedel  anlamına gelir. Yani taşınmazın; Satın alınarak, Trampa (takas) yoluyla, Borca karşılık edinilmesi gibi durumlarda iktisap edilmesi ivazlı iktisap  sayılır. Vergi Doğmayan Haller Aşağıdaki yollarla edinilen taşınmazların satışı değer artış kazancı vergisine tabi değildir : Miras yoluyla edinilen taşınmazlar Bağış (hibe) yoluyla edinilen taşınmazlar Mahkeme kararıyla bedelsiz kazanılan taşınmazlar Danıştay’ın yerleşik içtihadına göre , miras kalan bir taşınmazın ertesi gün satılması dahi  değer artış kazancı oluşturmaz. 5 Yıl Kuralı Nasıl Hesaplanır? Vergilendirmede esas alınan tarih: Tapuda tescil tarihi dir. Örnek: Tapu tescil tarihi: 10.03.2020 Vergisiz satış tarihi: 10.03.2025 ve sonrası 5 yıl dolduktan sonra yapılan satışlarda , satış bedeli ne kadar yüksek olursa olsun gelir vergisi doğmaz . 5 Yıl İçinde Satış Yapılırsa Ne Olur? Eğer bir taşınmaz; Satın alındıktan sonra 5 yıl dolmadan Satış yoluyla  elden çıkarılırsa, Alış bedeli ile satış bedeli arasındaki fark , değer artış kazancı olarak vergilendirilir. Ancak bu fark doğrudan vergiye tabi değildir . Değer Artış Kazancı Nasıl Hesaplanır? Hesaplama şu adımlarla yapılır: Satış Bedeli Alış Bedeli Yeniden Değerleme (Endeksleme) İstisna Tutarı Kalan tutar üzerinden gelir vergisi Endeksleme Avantajı Alış bedeli, ÜFE artış oranı %10’u aşmışsa , endeksleme yapılarak yükseltilir. Bu durum vergi yükünü ciddi şekilde azaltır. Danıştay kararlarında , endekslemenin mükellef lehine uygulanmasının zorunlu olduğu açıkça vurgulanmaktadır. Değer Artış Kazancı İstisnası (2026) Her yıl belirlenen bir istisna tutar  bulunmaktadır. Bu tutarın altında kalan kazançlar vergilendirilmez . Örneğin (temsili): Hesaplanan kazanç: 120.000 TL İstisna: 87.000 TL Vergiye tabi tutar: 33.000 TL Bu tutar, artan oranlı gelir vergisi tarifesine  göre vergilendirilir. Mahkeme ve Danıştay Kararları Ne Diyor? Danıştay’ın istikrarlı kararlarına göre: Miras kalan taşınmazın satışı değer artış kazancı değildir Tapu tescil tarihi esas alınır, fiili kullanım tarihi dikkate alınmaz Endeksleme yapılmadan tarh edilen vergiler hukuka aykırıdır Gerçek satış bedeli yerine emlak rayiç bedeli esas alınamaz Birçok vergi tarhiyatı, bu gerekçelerle vergi mahkemelerinde iptal edilmektedir . Yanlış Beyan ve Ceza Riski Değer artış kazancının; Beyan edilmemesi Eksik beyan edilmesi Yanlış hesaplanması halinde; Vergi ziyaı cezası Gecikme faizi Usulsüzlük cezası ile karşılaşılması mümkündür. Ancak birçok durumda, hukuki itiraz ve dava yoluyla bu cezalar iptal edilebilmektedir . Sonuç: Her Ev Satışı Vergi Doğurmaz Özetle; 5 yıl geçtikten sonra satılan taşınmazdan vergi çıkmaz . Miras veya bağışla edinilen taşınmazlarda 5 yıl kuralı uygulanmaz . Endeksleme ve istisna doğru uygulanırsa vergi ciddi şekilde düşer . Hatalı tarhiyatlar mahkemeden dönebilmektedir. Bu nedenle taşınmaz satışı öncesinde hukuki ve vergisel değerlendirme yapılması , sonradan doğabilecek yüksek vergi ve ceza risklerini ortadan kaldırır.

  • ANKESÖRLÜ TELEFON ARAMALARI FETÖ ÜYELİĞİ İÇİN TEK BAŞINA DELİL SAYILIR MI?

    Ankesörlü Telefon Aramaları FETÖ Üyeliği İçin Yeterli Delil mi? Yargıtay Kararları Işığında Hukuki Değerlendirme -HTS Kayıtları, Ardışık Aramalar ve Terör Örgütü Üyeliği Suçunda Delil Sorunu- FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üyelik suçlamaları kapsamında yürütülen soruşturma ve davalarda, ankesörlü telefon aramaları  uzun süredir tartışma konusudur. Özellikle askerler ve kamu görevlileri hakkında açılan davalarda, içeriği tespit edilemeyen sabit hat veya kontörlü telefon aramaları , kimi zaman tek başına tutuklama ve mahkûmiyet gerekçesi olarak gösterilmektedir. Ancak ceza hukukunda esas olan, kuvvetli suç şüphesinin somut ve kesin delillerle ortaya konulmasıdır . Bu nedenle şu soru büyük önem taşır: Sadece ankesörlü telefondan aranmış olmak, bir kişinin FETÖ/PDY üyesi sayılması için yeterli midir? Bu yazıda, Yargıtay içtihatları , HTS kayıtlarının delil değeri , ardışık ve periyodik arama kriterleri  ile masumiyet karinesi  birlikte ele alınacaktır. ANKESÖRLÜ TELEFON ARAMALARI NEDİR? Ankesörlü telefon aramaları; kimliği tespit edilemeyen veya kolayca değiştirilebilen sabit hatlardan yapılan çağrılardır. FETÖ/PDY soruşturmalarında bu aramaların, örgütün özellikle askeri mahrem yapılanma  içerisinde kullandığı bir iletişim yöntemi olduğu iddia edilmiştir. Ancak bir iletişim yönteminin örgüt tarafından kullanıldığı iddiası , bu yöntemle temas eden herkesin otomatik olarak örgüt üyesi olduğu anlamına gelmez. Ceza hukukunda varsayım değil, ispat esastır . HTS KAYITLARI TEK BAŞINA DELİL MİDİR? HTS (Historical Traffic Search) kayıtları; telefon görüşmelerinin tarihi, süresi, baz istasyonu bilgilerini gösteren teknik kayıtlardır . HTS kayıtları görüşmenin içeriğini göstermez. Yargıtay’ın istikrarlı yaklaşımına göre: İçeriği tespit edilemeyen telefon görüşmeleri, Tek başına mahkûmiyete yeterli kesin ve inandırıcı delil değildir . Bu nedenle HTS kayıtları: Ancak yardımcı delil  niteliğindedir, Başka somut ve destekleyici delillerle birlikte değerlendirilmelidir. ARDIŞIK VE PERİYODİK ARAMA KRİTERLERİ Yargıtay, ankesörlü aramaların örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilebilmesi için belirli kriterlerin birlikte gerçekleşmesini  aramaktadır. Aranan Kriterler: Ardışıklık:  Aynı ankesörlü hattan kısa aralıklarla birden fazla askeri personelin aranması. Periyodiklik:  Aramaların belli bir düzen içinde (örneğin ayda bir) tekrarlanması Askeri Yoğunluk:  Aranan kişilerin asker veya kamu görevlisi olması Coğrafi Uyum:  Aramanın yapıldığı yer ile kişinin fiilen bulunduğu yerin uyumlu olması Teknik Tutarlılık:  BAZ ve K-BAZ kayıtlarının saat ve süre yönünden örtüşmesi Bu kriterlerden birinin dahi eksik olması , aramaların örgütsel kabul edilmesini hukuken tartışmalı hâle getirir. SIFIR SANİYELİK ARAMALAR VE TEKNİK HATALAR Uygulamada sıkça karşılaşılan bir diğer sorun ise sıfır saniyelik aramalar dır. Bazı dosyalarda HTS kayıtlarında arama var gibi görünmesine rağmen, aynı aramalar K-BAZ kayıtlarında hiç yer almamaktadır . Bu durum: Teknik hata ihtimalini, Kişinin aramadan hiç haberdar olmamış olabileceğini  gösterir. Ceza hukukunun temel ilkesi açıktır: Şüpheden sanık yararlanır. Teknik olarak varlığı dahi tartışmalı bir kaydın, kişi özgürlüğünü kısıtlayan tutuklama kararına dayanak yapılması hukuka aykırıdır. ANKESÖRLÜ ARAMALAR TUTUKLAMA İÇİN YETERLİ Mİ? Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre tutuklama için kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedenleri (kaçma, delil karartma vb.) birlikte bulunmalıdır. Yargıtay ve AİHM kararlarında açıkça belirtildiği üzere, suçun katalog suç olması, dosyada yalnızca ankesörlü arama bulunması tek başına tutuklama için yeterli değildir . Tutuklama istisna , tutuksuz yargılama ise esas tır. YARGITAY VE MAHKEME UYGULAMASI Türkiye genelinde birçok Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay kararında şu husus vurgulanmaktadır: Ankesörlü aramalar tek başına örgüt üyeliğini ispatlamaz Görüşme içeriği yoksa, ByLock, Bank Asya, örgütsel toplantı gibi destekleyici deliller bulunmuyorsa, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerekir . Bu nedenle her dosya kendi somut özellikleriyle  değerlendirilmelidir. MASUMİYET KARİNESİ VE SUÇUN ŞAHSİLİĞİ Bir kişinin: Telefon hattının aranmış olması, Aramaya cevap verip vermediğinin bilinmemesi, Görüşmenin içeriğinin tespit edilememesi durumlarında, suçun şahsiliği ilkesi  gereği otomatik olarak sorumluluk yüklenemez. Aksi hâlde ceza hukukunda kabul edilemeyen objektif sorumluluk  ortaya çıkar. SONUÇ Ankesörlü telefon aramaları , FETÖ/PDY üyeliği suçunda her dosyada aynı hukuki sonucu doğurmaz . Bu kayıtlar: Yalnızca destekleyici delil olabilir, Tek başına tutuklama veya mahkûmiyet gerekçesi yapılamaz. Hukuk devletinde özgürlük esas, tutuklama istisnadır. Somut, kesin ve şüpheden uzak delil olmadan verilen kararlar, Anayasa’ya ve insan haklarına aykırıdır .

  • BOŞANMA DAVASI AÇILMASI SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜ ORTADAN KALDIRMAZ.

    Boşanma Davası Açılması Sadakat Yükümlülüğünü Kaldırmaz — Neden? Evlilik sadece bir ortak yaşam değil; aynı zamanda eşler arasında pek çok hukuki yükümlülüğün doğduğu medeni birlikteliktir . Bu yükümlülüklerin başında sadakat yükümlülüğü  gelir. Peki bu yükümlülük boşanma davası açılmasıyla sona erer mi? Hayır. Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesi  açıkça belirtir ki: “Eşler birbirine sadık kalmak zorundadırlar.” (TMK m.185/3) Bu yükümlülük evlilik birliği sona erene kadar devam eder . Davanın açılması, evliliğin sona erdiği anlamına gelmez; sadece bir hukuki sürecin  başlamasını ifade eder. Yargıtay’ın Temel İçtihadı: Sadakat Yükümlülüğü Boşanma Sürecinde de Devam Eder. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 15.09.2015 tarihli ve E.2015/1895, K.2015/15882  sayılı kararında da açıkça vurgulandığı gibi: Eşler arasındaki sadakat yükümlülüğü , boşanma davasının açılması ile ortadan kalkmaz. Yani dava devam ederken eşlerin birbirlerine sadakatle davranma yükümlülüğü sürmeye devam eder . Boşanma davası açıldıktan sonra gerçekleşen sadakatsizlik davranışları da yine bu yükümlülüğün ihlali sayılır. Sadakat Yükümlülüğü Ne Anlama Gelir? Sadakat sadece fiziksel birliktelik değildir. TMK ve Yargıtay içtihatlarına göre, sadakat yükümlülüğü; eşlerin birbirine duygusal ve psikolojik bağlılığını, birbirlerine güven ve bağlılık içinde davranmasını, başka kişilerle uygunsuz ilişkilere girmemeyi, evlilik birliğini zedeleyecek davranışlardan kaçınmayı kapsar. Bu kapsamda sosyal medya mesajlaşmaları, sanal ilişkiler ve üçüncü kişilerle yakınlaşma gibi haller bile sadakat yükümlülüğüne aykırılık  oluşturabilir. Boşanma Sürecinde Sadakatsizlik Kanıtlanabilir mi? Evet, boşanma davası sürecinde sadakat yükümlülüğüne aykırılık delillerle kanıtlanabilir  ve mahkeme tarafından değerlendirilir. Bu deliller: Mesajlaşma kayıtları Fotoğraf vb. somut deliller Tanık beyanları Sosyal medya kayıtları olabilir. Yargıtay, sadakatsizlik iddiasının kanıtlanması halinde davanın fer’i sonuçlarında (nafaka, tazminat, velayet vb.) etkili olacağını  belirtir. Yargıtay’ın Yanlış Anlaşılan Kararının Doğru Yorumu Bazı kaynaklarda bahsedildiği gibi veya toplumda bilinenin aksine Yargıtay’ın “sadakat yükümlülüğünü kaldırdığı” yönünde bir içtihat değişikliği yoktur. Yürürlükteki mevzuat ve yüksek mahkemenin güncel tutumuna göre, TMK 185/3 hükmü ve Yargıtay içtihatları birlikte değerlendirildiğinde, sadakat yükümlülüğü yalnızca boşanma hükmü kesinleştiğinde sona erer. Sonuç: Boşanma Davası Açılması Sadakat Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırmaz. Eşler birbirine sadakat göstermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük boşanma sürecinde de devam eder. Yargıtay'ın sayısız içtihadı bu hususu destekler ve altını çizer. Tarafların sadakatsiz davranışları nafaka, tazminat gibi hukuken sonuç doğurabilir. Bu nedenle, boşanma süreci boyunca da eşler arası ilişkilerde dikkat, saygı ve hukuka uygun davranış önemlidir. T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2015/1895 K. 2015/15882 T. 15.9.2015 * BOŞANMA DAVASININ SINIRLARINI ÖN İNCELEME AŞAMASINA KADAR BİLDİRİLMİŞ VAKIALARIN ÇİZDİĞİ (Mahkemece Ancak Bu Vakıalar Hakkında İnceleme ve Değerlendirme Yapılabileceği/Aksi Halde Talebin Dışına Çıkılması Sorununun Doğacağı - Boşanmada Yargılamanın Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na Tabi Olması ve Sadakat Yükümlülüğüne İlişkin Bir İstisna 4721 Sayılı Medeni Kanun'da Bulunmadığından Dava Açıldıktan Sonra Gerçekleşen Olayın Hükme Esas Alınmaması Gerektiği) * BOŞANMA DAVASI AÇILDIKTAN SONRA TARAFLARIN SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ (Eşlerin Birbirine Sadık Kalma Yükümlülüğü Sona Ermese de Bu Yükümlülüğün Ön İnceleme Aşaması Tamamlanıncaya Kadar Usulüne Uygun Şekilde Dayanılmayan Vakıalara Dayanma ve Bu Vakıalara İlişkin Delil Sunma Hakkını Vermeyeceği/Davacıya Kusur Olarak İsnat Edilen Sadakatsizlik Eylemi Dava Açılmasından Sonra Meydana Gelmiş Olduğundan Hükme Esas Alınamayacağı) * SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜNE AYKIRILIK (Boşanma Davası Açılmasının Eşlerin Sadakat Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırmayacağı - Sadece Ön İnceleme Aşaması Tamamlanana Kadar Usulüne Uygun Şekilde Bildirilmiş Olan Vakıaların Boşanma Davalarının Sınırını Çizdiği ve Mahkemece Ancak Bu Vakıalar Hakkında Değerlendirme Yapılabileceği/Davadan Sonra Oluşan Vakıaların Görülmekte Olan Boşanma Davasında Hükme Esas Alınamayacağı/Her Davanın Açıldığı Tarihteki Şartlara Tabi Olduğu) * ÖN İNCELEME AŞAMASI TAMAMLANDIKTAN SONRA OLUŞAN VAKIALARIN YENİ BİR DAVANIN KONUSU YAPILMASI GEREĞİ (Her Ne Kadar Dava Açılmasına Rağmen Sadakat Yükümlülüğü Devam Etse de Usul Kuralları Emredici Olduğundan ve Medeni Kanun'da Tahkikat Aşamasında Meydana Gelen Cinsel Sadakatsizlik Dahil Bir İstisnaya Yer Verilmemiş Olduğundan Olayın Ancak Yeni Bir Davanın Konusu Yapılabileceği/Birleştirilerek Görülecek Yeni Davada Bu Sebeple Boşanma Kararı Verilebileceği) * DAVADAN SONRA OLUŞAN VAKIALARIN GÖRÜLMEKTE OLAN BOŞANMA DAVASINDA HÜKME ESAS ALINAMAYACAĞI (Boşanma Davası Açılması Sadakat Yükümlülüğünü Ortadan Kaldırmasa da Boşanmada Yargılama 6100 S.K.'na Göre Yapıldığından Tarafların Ön İnceleme Aşaması Tamamlanıncaya Kadar Usulüne Uygun Şekilde Dayanılmayan Vakıalara Dayanma ve Bu Vakıalara İlişkin Delil Sunma Hakkının Olmadığı - Olayın Ancak Yeni Açılacak Boşanma Davasında İleri Sürülebileceği) 4721/m. 184, 185/3 6100/m. 25/1, 33, 119, 137, 140/3, 141/1, 187 ÖZET : Boşanma davasının açılması durumunda eşlerin sadakat yükümlülüğü ortadan kalkmasa da boşanma davalarında uygulanacak yargılama usulü emredici olarak düzenlenmiş olduğundan eşlerin sadakat yükümlülüğünün evlilik süresince geçerli olmasına ilişkin maddi hukuk kuralı taraflara ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalara dayanma ve bu vakıalara ilişkin delil sunma hakkını vermediğinden mahkeme ön inceleme sonuç tutanağında yer alan ve taraflarca imzalanarak kabul edilen çekişmeli vakıaları gösteren tutanak esas alınmak suretiyle yürütmek zorundadır. Başka yoldan gidilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati ile mümkündür. Somut olayda, mahkemece davalı karşı davacıya kusur olarak isnat edilen sadakatsizlik eylemi dava açılmasından sonra meydana gelmiştir. Her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan vakıalar görülmekte olan boşanma davasında hükme esas alınamaz, ancak yeni bir dava konusu yapılır ve ispat edilirse birleştirilerek görülecek yeni boşanma davasında bu sebeple boşanma kararı verilebilir. DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı-karşı davacı tarafından, kocanın davasının kabulü, kusur belirlemesi, tazminat ve nafaka taleplerinin reddi yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2-Eşler birbirine sadık kalmak zorundadırlar ( TMK.md . 185/3). Bir boşanma davasının açılması durumunda eşlerin sadakat yükümlülüğü elbette ortadan kalkmaz. Bunun aksi de düşünülemez. Nitekim boşanma davasının açılmasıyla eşler arasındaki cinsel sadakat yükümlülüğünün "kalktığına" ve dava tarihinden sonra gerçekleşen sonraki cinsel sadakate aykırı davranışların "yeni bir dava” konusu yapılamayacağına ilişkin bugüne kadar alınmış hiçbir Yargıtay kararı da bulunmamakladır. Boşanma davalarında uygulanacak yargılama usulü Türk Medeni Kanununun 184 ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile emredici olarak düzenlenmiş olduğundan eşlerin sadakat yükümlülüğünün evlilik süresince geçerli olmasına ilişkin "maddi hukuk kuralı” Taraflara ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalara dayanma ve bu vakıalara ilişkin delil sunma hakkını vermez. Boşanma davasına bakan mahkeme yargılamayı Türk Medeni Kanununun 184 ve Hukuk Muhakemeleri Kanununun 33. 119. 129. 137. 140/3 ve 187. hükümlerinde yer alan emredici düzenleme sebebiyle ön inceleme sonuç tutanağında yer alan ve taraflarca imzalanarak kabul edilen çekişmeli vakıaları gösteren tutanak esas alınmak suretiyle yürütmek zorundadır. Ön inceleme sonuç tutanağı boşanma davasının yol haritasıdır. Başka yoldan gidilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati ile mümkündür ( HMK.md .141/1) Ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde ileri sürülmemiş olan vakıalar, mahkemece kendiliğinden incelenemeyeceği gibi, hakim onları hatırlatacak hallerde dahi bulunamaz ( HMK.md .25/1). O halde, sadece ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde (HMK. md.141) bildirilmiş olan vakıalar boşanma davalarının sınırını çizmekte ve mahkemece ancak, bu vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilmekledir. Aksinin kabulü: davacının dayandığı olguların, dolayısıyla elde etmek istediği nihai talebin dışına çıkılması sonucunu doğuracağı gibi; temyiz ve karar düzeltme süreçleri de dahil, yargılamanın hangi aşamasına kadar gerçekleşecek hukuki ve fiili olguların nazara alınması gerektiği sorununu ortaya çıkaracaktır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde "boşanmada yargılama usulü" ayrıca düzenlenmiş: anılan maddenin ilk fıkrasında "Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa tabidir." hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının "genel yargılama usulüne” tabi olduğu belirtilmiştir. Boşanmada genel yargılama usulünün uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması özel usuller, Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, tarafların usulüne uygun şekilde dayanmadığı vakıaların ve özellikle tahkikat aşamasında meydana gelen boşanma sebebi oluşturan cinsel sadakatsizlik dahil her türlü vakıanın değerlendirmede esas alınacağına dair özel bir düzenlemeye bir başka deyişle istisnaya yer verilmemiştir. Ön inceleme aşaması tamamlanana kadar usulüne uygun şekilde (HMK. md. 141) dayanılmayan bir vakıanın, tahkikat aşamasında gerçekleştiğinden bahisle davalıya kusur olarak yüklenmesine, açıklanan "emredici usul kuralları” sebebiyle imkan bulunmamaktadır. Davacı-karşı davalının açtığı boşanma davası, davalı karşı davacının sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı gerekçesi ile kabul edilmiştir. Ne var ki mahkemece davalı karşı davacıya kusur olarak isnat edilen sadakatsizlik eylemi dava açılmasından sonra meydana gelmiştir. Her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan vakıalar görülmekte olan boşanma davasında hükme esas alınamaz, ancak yeni bir dava konusu yapılır ve ispat edilirse birleştirilerek görülecek yeni boşanma davasında bu sebeple boşanma kararı verilebilir. Mahkemece davalı-karşı davacıya başka bir kusur da isnat edilmemiştir, gerçekleşen bu duruma göre, davacı-karşı davalının davasının kabulü ve tarafların eşit kusurlu kabul edilerek davalı-karşı davacı kadının tazminat taleplerinin reddi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA. bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere (2.) bentteki bozma sebebinde oyçokluğuyla, diğer yönlerden oybirliğiyle 15.09.2015 tarihinde karar verildi. KARŞI OY YAZISI Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun ikinci bentteki bozma kararına katılmıyorum. 15.09.2015

  • İKAME ARAÇ BEDELİ | Şartları, Süresi ve Tüm Detaylar

    Trafik kazası sonrası aracınız serviste günlerce kalıyorsa ve bu süreçte araç kiralamak zorunda kalıyorsanız, ödediğiniz bedeli talep edebileceğinizi biliyor muydunuz? İşte bu noktada ikame araç bedeli  devreye girer. Bu yazıda; ikame araç bedeli nedir, hangi şartlarda istenir, kaç gün için talep edilebilir, sigorta mı yoksa kusurlu sürücü mü öder, dava açmadan alınabilir mi gibi en çok merak edilen sorulara profesyonel ve uygulamaya dayalı cevaplar bulacaksınız. İkame Araç Bedeli Nedir? İkame araç bedeli; trafik kazası nedeniyle aracı kullanılamaz hale gelen kişinin, onarım süresi boyunca mahrum kaldığı kullanım hakkının karşılığı olarak talep edebileceği zarar kalemidir . Başka bir ifadeyle: Aracınız kazada hasar gördü, Serviste kaldı, Bu süre boyunca araç kiralamak zorunda kaldınız veya araçsız kaldınız, Bu durumda, aracın mahrumiyet süresi boyunca oluşan kullanım kaybı zararı  ikame araç bedeli kapsamında talep edilir. Bu hak, Türk Borçlar Kanunu’ndaki haksız fiil sorumluluğuna dayanır. İkame Araç Bedelinin Hukuki Dayanağı İkame araç bedeli; Haksız fiil sorumluluğu  (TBK m.49), Zararın tam tazmini ilkesi , Yargıtay’ın yerleşik içtihatları çerçevesinde talep edilir. Temel prensip şudur: Kusurlu sürücü, kazaya neden olmakla yalnızca onarım masrafından değil, aracın kullanılamamasından doğan zarardan da sorumludur. İkame Araç Bedeli Hangi Şartlarda Talep Edilir? İkame araç bedeli talep edebilmek için şu şartların oluşması gerekir: 1️⃣ Karşı Taraf Kusurlu Olmalı Kazaya tamamen veya kısmen karşı tarafın kusuru neden olmuş olmalıdır. Kusur oranı kadar talep mümkündür. 2️⃣ Araç Kullanılamaz Hale Gelmiş Olmalı Araç hasar görmüş ve onarım süresince fiilen kullanılamamış olmalıdır. 3️⃣ Makul Onarım Süresi Bulunmalı Talep, aracın serviste kaldığı makul tamir süresiyle sınırlıdır . Keyfi bekletme süreleri dikkate alınmaz. 4️⃣ Gerçek ve İspatlanabilir Zarar Olmalı Genellikle: Servis kayıtları Ekspertiz raporu Onarım faturası Kiralama faturası (varsa) ile ispat yapılır. Önemli bir nokta: İkame araç bedeli talep edilebilmesi için araç kiralanmış olması şart değildir. Araçsız kalınan makul süre için, piyasa rayicine göre bilirkişi tarafından hesaplama yapılır. İkame Araç Bedeli Kaç Gün İçin Talep Edilebilir? İkame araç bedeli; aracın servise giriş tarihi ile onarımın fiilen tamamlandığı tarih arasındaki makul tamir süresi  için talep edilir. Ancak: Parça bekleme süresi Sigorta onay süreci Servisin yoğunluğu her olayda ayrı değerlendirilir. Mahkemeler genellikle ekspertiz raporuna göre makul süreyi esas alır. İkame Araç Bedelini Kim Öder? Zorunlu trafik sigortası poliçesi kapsamında ikame araç bedeli genelde doğrudan teminat altında değildir. Ancak uygulamada sigorta şirketine başvuru yapılmakta, çoğu durumda ödeme reddedilmektedir. Kusurlu sürücü ya da araç maliki muhatap alınmalıdır. Araç Kiralamadan İkame Araç Bedeli Alınabilir mi? Evet. Yargıtay uygulamasına göre; Araç kiralanmamış olsa bile, araçtan mahrum kalınan süre için rayiç kira bedeli üzerinden zarar hesaplanabilir. Pert (Tam Hasar) Halinde İkame Araç Bedeli Araç pert olduysa; pert kararının verildiği tarih ile tazminatın ödendiği tarih arasındaki makul süre için kullanım kaybı talep edilebilir. Ancak burada süre genellikle daha kısa tutulur. İkame Araç Bedeli Nasıl Hesaplanır? Hesaplama yapılırken: Aracın segmenti (B, C, D sınıfı vb.) Günlük piyasa kira bedeli Makul tamir süresi dikkate alınır. Örnek: C segment araç – günlük 1.500 TL rayiç – 10 gün makul süre= 15.000 TL ikame araç bedeli Bu hesap bilirkişi tarafından yapılır. Zamanaşımı Süresi Trafik kazasından doğan maddi tazminat taleplerinde: Genel olarak 2 yıl Her hâlükârda fiilden itibaren 10 yıl zamanaşımı süresi uygulanır. Bu nedenle gecikmeden hukuki işlem başlatılması önemlidir. Uygulamada En Sık Yapılan Hatalar Sadece hasar bedeline odaklanmak İkame araç bedelini talep etmemek Zamanaşımını kaçırmak Makul süreyi aşan taleplerde bulunmak Yanlış hesaplama yapmak Profesyonel hukuki destek, bu hataların önüne geçer. Sonuç: İkame Araç Bedeli Bir Haktır Trafik kazası sonrası yalnızca hasar bedeli değil, araçtan mahrum kalma zararı olarak da bilinen ikame araç bedeli  de tazmin edilmelidir. İkame araç bedeli yasal bir haktır, ispatlanabilir bir zarar kalemidir ve çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır. Eğer aracınız kazadan sonra serviste kaldıysa, yalnızca tamir faturasıyla yetinmeyin. Kullanım kaybı zararınızı da değerlendirin.

bottom of page