Arama Sonuçları
Boş arama ile 102 sonuç bulundu
- HER İKİ EŞ DE ASGARİ ÜCRETLE ÇALIŞIYORSA, YOKSULLUK NAFAKASI ÖDENİR Mİ?
YOKSULLUK NAFAKASI NEDİR? ASGARİ ÜCRET ALAN EŞ NAFAKA ALABİLİR Mİ? Boşanma davalarında en çok merak edilen ve en çok tartışılan konulardan biri yoksulluk nafakasıdır . Özellikle şu soru sıkça gündeme gelir: “İki eş de asgari ücret alıyorsa yoksulluk nafakası verilir mi?” Bu sorunun cevabı her somut olaya göre değişmekle birlikte, birçok Yargıtay kararında çok net bir ilke ortaya konulmuştur: Tarafların gelirleri birbirine denk ve düzenli ise, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşme şartı gerçekleşmez ve yoksulluk nafakasına hükmedilemez. Bu yazımızda yoksulluk nafakasının hukuki dayanağını, şartlarını ve Yargıtay’ın emsal kararını vatandaş odaklı, açık ve net biçimde ele alıyoruz. YOKSULLUK NAFAKASININ HUKUKİ DAYANAĞI (TMK m. 175) Yoksulluk nafakası, Türk Medeni Kanunu m. 175 ’te düzenlenmiştir. Kanuna göre: Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan taraf , Diğer taraftan süresiz olarak nafaka talep edebilir. Ancak nafaka isteyen eş, boşanmada tam kusurlu olmamalıdır . Buradaki en kritik nokta “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşme” şartıdır. Yani nafaka, bir eşin sırf geliri az diye değil; boşanma sonrası hayatını sürdüremeyecek düzeye düşmesi halinde söz konusu olur. YOKSULLUK NAFAKASI ŞARTLARI NELERDİR? Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için şu şartların birlikte gerçekleşmesi gerekir: Boşanma kararı verilmiş olmalı, Nafaka talep eden eş, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmalı, Talep eden eş, boşanmada ağır kusurlu olmamalı, Karşı tarafın ödeme gücü bulunmalı, Açık bir talep olmalı Uygulamada en çok tartışılan konu ise 2. şarttır: Gerçekten yoksulluğa düşülüyor mu? YARGITAY’IN EMSAL KARARI: GELİRLER DENKSE NAFAKA YOK Aşğıda tam metni yer alan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 01.06.2016 tarihli, Esas 2015/18663 – Karar 2016/10813 sayılı kararında şu durum değerlendirilmiştir : Kadın, özel bir şirkette muhasebeci olarak çalışmaktadır. Asgari ücret seviyesinde düzenli ve sürekli geliri vardır. Erkek ise özel güvenlik görevlisidir. O da asgari ücret almaktadır. Tarafların gelirleri birbirine denktir. Yerel mahkeme nafakaya hükmetmiş; ancak Yargıtay bu kararı bozmuştur. Yargıtay’ın Gerekçesi Nedir? Yargıtay açıkça şunu söylemiştir: Düzenli ve sürekli geliri bulunan, Asgari ücret seviyesinde kazanan, Geliri karşı tarafla aynı düzeyde olan eş, Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmüş sayılmaz. Dolayısıyla TMK m. 175 şartları oluşmamıştır ve nafaka talebi reddedilmelidir. Bu karar, uygulamada çok önemli bir içtihattır. ASGARİ ÜCRET ALAN EŞ HER ZAMAN NAFAKA ALAMAZ. Toplumda yaygın bir yanlış kanaat vardır: “Kadın asgari ücret alıyorsa yine de nafaka alır.” Bu doğru değildir. Eğer: Her iki eş de asgari ücret alıyorsa, Gelirleri birbirine yakınsa, Nafaka talep eden eşin düzenli işi varsa, Yargıtay uygulamasına göre yoksulluk nafakasına hükmedilmemesi gerekir. Çünkü burada boşanma, eşlerden birini ekonomik olarak diğerine göre daha kötü bir konuma düşürmemektedir. YOKSULLUK KAVRAMI NASIL DEĞERLENDİRİLİR? Yoksulluk, yalnızca “gelirin az olması” değildir. Aile mahkemesi yoksulluğa düşme kriterini ele alırken şunlara bakar: Aylık net gelir Sabit giderler Barınma durumu (kira mı, ev sahibi mi?) Çalışma kapasitesi Sosyal ve ekonomik yaşam standardı Karşı tarafın ödeme gücü Eğer tarafların yaşam koşulları boşanma öncesi ve sonrası arasında dramatik bir fark yaratmıyorsa , nafaka verilmez. ÖNEMLİ: HER DOSYA KENDİ İÇİNDE DEĞERLENDİRİLİR Bu Yargıtay kararı, “asgari ücret alan kimse asla nafaka alamaz” anlamına gelmez. Örneğin: Bir eş asgari ücret alıyor, Diğer eş 3–4 katı gelir elde ediyorsa, Nafaka isteyen eş kira ödüyor ve ciddi geçim sıkıntısı yaşıyorsa, Bu durumda nafaka gündeme gelebilir. Ancak gelirler eşit veya denk seviyedeyse , Yargıtay’ın yaklaşımı nettir: Yoksulluk şartı oluşmamıştır. SONUÇ: GELİR DENGESİ VARSA NAFAKA HAKKI DOĞMAZ Yargıtay’ın açık içtihadına göre : Düzenli geliri bulunan, Asgari ücret kazanan, Geliri karşı tarafla aynı seviyede olan eş, Boşanma ile yoksulluğa düşmüş sayılmaz. Bu nedenle yoksulluk nafakasına hükmedilemez. BOŞANMA VE NAFAKA SÜRECİNDE HUKUKİ DESTEK NEDEN ÖNEMLİ? Yoksulluk nafakası davaları: Gelir araştırması, Kusur değerlendirmesi, Sosyal ekonomik durum tespiti, Yargıtay içtihat analizi gerektirir. Eksik savunma veya yanlış talep, hak kaybına yol açabilir. Boşanma, nafaka ve mal paylaşımı sürecinde haklarınızı tam ve doğru şekilde öğrenmeden karar verilmemelidir. Her dava dosyası kendi içinde değerlendirilmeli ve strateji buna göre belirlenmelidir. T.C. YARGITAY 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2015/18663 Karar No: 2016/10813 Karar Tarihi: 01-06-2016 YOKSULLUK NAFAKASI İSTEMİ - KADININ ÖZEL BİR ŞİRKETTE MUHASEBECİ OLARAK ÇALIŞTIĞI VE ASGARİ ÜCRET SEVİYESİNDE DÜZENLİ GELİRİNİN BULUNDUĞU - DÜZENLİ VE SÜREKLİ GELİRİ BULUNAN KADININ BOŞANMAKLA YOKSULLUĞA DÜŞMEYECEĞİ - TALEBİN REDDİ GEREĞİ ÖZET: Mahkemece, davalı kadının sigortalı bir işte çalışmasının yoksulluk nafakası verilmesine engel olmayacağı gerekçesiyle, davacı kadın lehine yoksulluk nafakasına hükmolunmuş ise de; toplanan delillerden, mahkemenin de kabulünde olduğu üzere, davacı kadının özel bir şirkette muhasebeci olarak çalıştığı ve asgari ücret seviyesinde düzenli gelirinin bulunduğu, buna karşılık davalı erkeğin de özel güvenlik görevlisi olarak çalıştığı ve asgari ücret aldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Türk Medeni Kanununun ilgili maddesi koşullarının davacı kadın yararına gerçekleşmediği, tarafların gelirlerinin birbirine denk olduğu, düzenli ve sürekli geliri bulunan kadının boşanmakla yoksulluğa düşmeyeceği sabittir. O halde, davacı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddine karar vermek gerekir. (4721 S. K. m. 175) Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından, kusur belirlemesi, tazminatlar ve nafakalar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Karar: 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2-Boşanan eş yararına yoksulluk nafakasına hükmedebilmek için, nafaka talep eden eşin boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olması gerekir (TMK m. 175). Mahkemece, davalı kadının sigortalı bir işte çalışmasının yoksulluk nafakası verilmesine engel olmayacağı gerekçesiyle, davacı kadın lehine yoksulluk nafakasına hükmolunmuş ise de; toplanan delillerden, mahkemenin de kabulünde olduğu üzere, davacı kadının özel bir şirkette muhasebeci olarak çalıştığı ve asgari ücret seviyesinde düzenligelirinin bulunduğu, buna karşılık davalı erkeğin de özel güvenlik görevlisi olarak çalıştığı ve asgari ücret aldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Türk Medeni Kanununun 175. maddesi koşullarının davacı kadın yararına gerçekleşmediği, tarafların gelirlerinin birbirine denk olduğu, düzenli ve sürekli geliri bulunan kadının boşanmakla yoksulluğa düşmeyeceği sabittir. O halde, davacı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir. Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 01.06.2016
- KİRACININ YAPTIĞI ZORUNLU VE FAYDALI GİDERLER KİRA BEDELİNDEN DÜŞÜLEBİLİR Mİ?
Tahliye Olmadan Masraf Talep Edilebilir mi? Kiracılar çoğu zaman kiraladıkları taşınmazı kullanabilmek için kira sözleşmesinin başında veya devamında ciddi masraflar yapar. Peki kiracının yaptığı zorunlu giderler kira bedelinden düşülebilir mi? Ev sahibi ödeme yapmazsa ne olur? Tahliye edilmeden masraf istenebilir mi? Bu yazıda, kiracının yaptığı zorunlu ve faydalı giderlerin hukuki niteliğini , hangi şartlarda talep edilebileceğini ve Yargıtay’ın konuya ilişkin açık yaklaşımını sade ve net biçimde ele alıyoruz. ZORUNLU GİDER NEDİR? Zorunlu gider , kiralananın ayakta kalması ve kullanılabilir durumda kalması için yapılması mecburi olan harcamalardır. Örnekler: Akan çatının onarımı Patlayan su tesisatının tamiri Elektrik tesisatındaki tehlikeli arızanın giderilmesi Taşıyıcı sistem güçlendirmesi Bu giderler yapılmazsa taşınmaz kullanılamaz veya ciddi zarar doğar. FAYDALI GİDER NEDİR? Faydalı gider , taşınmazın değerini artıran ancak zorunlu olmayan harcamalardır. Örnekler: İş yerinin dekorasyonla modernleştirilmesi Ek oda yapılması Kaliteli vitrin sistemi kurulması Isı yalıtımı yaptırılması Bu tür giderler taşınmazı daha değerli hale getirir. KİRACI BU GİDERLERİ KİRA BEDELİNDEN DÜŞEBİLİR Mİ? Hayır. Kiracı, yaptığı zorunlu veya faydalı giderleri tek taraflı olarak kira bedelinden mahsup edemez . Eğer ev sahibi ile açık bir yazılı anlaşma yoksa: Kiracı kendi yaptığı masrafı kira borcundan düşemez. “Ben tamir yaptım, o halde kira ödemiyorum” diyemez. Kira ödememesi halinde temerrüde düşebilir ve tahliye riski doğar. Bu nokta uygulamada en çok hata yapılan konudur. EV SAHİBİYLE ANLAŞMA YOKSA NE OLUR? Kiracı masraf yaptı, ancak ev sahibi ödeme yapmayı kabul etmedi. Bu durumda kiracı, kirayı ödemeye devam etmek zorundadır; masrafı kira bedelinden mahsup edemez. Kiracı ancak taşınmazı tahliye edip anahtarı teslim ettikten sonra masraf bedelini talep edebilir. İşte burada Yargıtay’ın açık ve bağlayıcı yaklaşımı devreye giriyor. YARGITAY’IN NET TAVRI: TAHLİYE ŞART! Aşağıda tam metnini paylaştığımız Yargıtay kararına göre: Kiracı, yaptığı zorunlu ve faydalı giderlerden alınıp götürülmesi mümkün olmayanları talep edebilir. Ancak bunun için: Giderin kiracının mal varlığından çıkmış olması, Kiraya verenin mal varlığına geçmiş olması, Ve en önemlisi kiralananın usulüne uygun şekilde tahliye edilmiş olması gerekir. Somut olayda Yargıtay, tahliye gerçekleşmeden masraf bedelinin istenemeyeceğini açıkça belirtmiştir. Yani taşınmaz boşaltılmadan, anahtar teslim edilmeden, kira ilişkisi fiilen sona ermeden masraf talebi hukuken mümkün değildir. Kira bedelinin bu nedenle düşük gönderilmesi durumunda kiracı bu bedeli ödemek zorunda kalabileceği gibi taşınmazdan tahliye edilmesi riskiyle de karşı karşıya kalacaktır. NEDEN TAHLİYE ŞART? Çünkü: Kiracı halen taşınmazı kullanıyorsa, yapılan giderden faydalanmaya devam eder. Giderin ev sahibinin mal varlığına kesin olarak geçtiği ancak tahliye ile kabul edilir. Hukuken “zenginleşme” ancak bu aşamada gerçekleşmiş sayılır. Bu nedenle mahkemeler, tahliye gerçekleşmeden açılan masraf davalarını reddetmektedir. KİRACI NE YAPMALI? Eğer kiracı zorunlu bir masraf yaptıysa: Öncelikle ev sahibine yazılı bildirim yapmalı. Masraf belgelerini saklamalı (fatura, sözleşme, keşif raporu). Ev sahibi ödemezse kira bedelinden düşmemeli. Tahliye sonrası alacak davası veya icra takibi açmalıdır. Aksi halde hem kira borcu doğar hem de tahliye riski ortaya çıkar. SONUÇ: MASRAF YAPMAK AYRI, TALEP ETMEK AYRI Kiracı zorunlu ve faydalı giderleri belirli şartlarda talep edebilir. Ancak bu giderleri kira bedelinden düşemez. Ev sahibiyle anlaşma yoksa tahliyeyi beklemek zorundadır. Tahliyeden sonra dava yoluyla talep mümkündür. Kira hukukunda yapılan en büyük hata, daire için yapılan masrafı kira borcuyla karıştırmaktır. Bu hata ciddi tahliye ve icra riskleri doğurur. YARGITAY 3. Hukuk Dairesi 2019/3976 E. , 2019/7556 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :SULH HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın davalı ... yönünden pasif husumet yokluğu nedeniyle, ... yönünden kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı ... tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı, davalı ... ile birlikte diğer davalı ...'a ait pansiyonu 01/04/2012 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile kiraladıklarını, bakımsız olan pansiyonu masrafları kendisine ait olmak üzere yenilediğini, eşyalar aldığını, pansiyonun imar ruhsatı ve izni olmadığının sonradan anlaşıldığını, bu nedenle pansiyona elektrik ve su aboneliği yapılmadığını, ayıplı pansiyonun kiraya verilmesi nedeniyle çıkan hukuki ve işletme engelleri sebebiyle 14/08/2012 tarihli ihtarname ile ortak olduğu davalı ...'ya feshi ihbarda bulunduğunu ancak ortağı olan davalı ...'nın diğer davalı ...'un yanında yer alarak pansiyonu bırakmayacağını, burayı kendisinin işleteceğini beyan ettiğini belirterek kiralanana yapmış olduğu 25.108 TL masraf, 30.000 TL kira bedeli ile birlikte 55.108 TL'nin taraflardan tahsiline, verdiği senetlerin iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar, cevap vermemişlerdir. Mahkemece, davacının kiralananı kira sözleşmesinin başlangıç tarihi olan 01/04/2012 tarihinden itibaren 12/07/2012 tarihine kadar işletmiş olduğu, kiracının kiralananı kullanmış olduğu 102 gün karşılığı toplam 14.166,66 TL 'nin peşin ödenen 30.000 TL'den düşülerek 15.833,33 TL kira bedelinin davacıya iadesi, yine pansiyona 12.050,00 TL masraf yapıldığı, bu bedelinin de davalı ...'tan tahsili gerektiği, diğer davalı ...'nın kira sözleşmesinin tarafı olmadığı gerekçesiyle davanın davalı ... yönünden pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, davanın ... yönünden kısmen kabulü ile 15.833,33 TL kira bedelinin davalı ...'tan alınarak davacıya verilmesine, 12.050,00 TL masraf bedelinin davalı ...'tan alınarak davacıya verilmesine, davacının fazlaya dair taleplerinin reddine, davacının senetlerin iadesi talebini hakkında vazgeçme nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm davalı ... tarafından temyiz edilmiştir. 1-) Davaya dayanak yapılan 01/04/2012 başlangıç tarihli, beş yıl süreli kira sözleşmesini, kiracı sıfatıyla ... ve ... imzalamıştır. Davacı, davalı kiraya verene gönderdiği 14/08/2012 tarihli ihtarname ile kira sözleşmesini feshettiğini bildirmiş, yine davalı diğer kiracıya gönderdiği aynı tarihli ihtarname ile ortaklık sözleşmesini feshettiğini ihtar etmiştir. Mahkemece,davacı kiracının, kiralananı 12/07/2012 tarihine kadar işlettiği gerekçesiyle peşin ödenen kira bedelinin kısmen iadesine karar verilmiş ise de 01/04/2012 başlangıç tarihli kira sözleşmesinde görüleceği üzere davacı ile davalı ... taşınmazda birlikte kiracıdırlar. Kiracıların birden fazla olması durumunda, kira sözleşmesinin feshinin ve kiralananın tahliyesinin kiracılar tarafından birlikte yapılması gerekir. Kiracılardan birisinin fiilen kiralananı kullanmaması tek başına kiracılık sıfatının sona ermesine yol açmayacağı gibi kiralananın tahliye edildiği sonucu da doğurmamaktadır. Bu nedenle, davacı tarafından kiralananın usulüne uygun bir şekilde tahliye edildiğinin ispat edilemediği gözetilerek kira bedelinin iadesi istemi hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. 2-)Kiracı, kiralanana yaptığı faydalı ve zorunlu giderlerden alınıp götürülmesi mümkün olmayan ve davalı kiraya veren tarafından benimsenenlerin yapıldıkları tarihler itibariyle bedellerini kiraya verenden isteyebilir. Ancak bu bedelin kiraya verenden istenebilmesi için kiracının yaptığı giderlerin mal varlığından çıkarak kiraya verenin mal varlığına geçmiş olması ve kiralananın tahliye edilmiş olması gerekir. Yukarıda açıklandığı üzere kiralananın usulüne uygun tahliye edilerek kiraya verene teslim edildiği ispatlanamadığından faydalı ve zorunlu masrafların istenemeyeceği gözetilerek bu talebin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK'nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08/10/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
- GECE ÇALIŞMASI NEDİR? GECE ÇALIŞMASINDA 7,5 SAAT SINIRI VE FAZLA MESAİ ÜCRETİ
Çalışma hayatında sıklıkla uyuşmazlık yaşanan alanlardan biri gece çalışmaları dır. Özellikle işverenler tarafından sıkça ileri sürülen “haftalık 45 saat aşılmadı” savunması, gece çalışmaları bakımından her zaman geçerli değildir. İş Kanunu m. 69 ve yerleşik Yargıtay uygulaması , gece çalışmaları yönünden günlük 7,5 saat sınırını esas almakta ve bu sınırın aşılması halinde fazla çalışma ücreti ödenmesi gerektiğini açıkça kabul etmektedir. Bu yazıda; Gece çalışmasının tanımını, Gece çalışmasının şartlarını ve sınırlarını, Gündüz çalışmasından farklarını, Ve Yargıtay’ın “7,5 saati aşan gece çalışmaları fazla mesai sayılır” yönündeki içtihadını tüm yönleriyle ele alıyoruz. Gece Çalışması Nedir? (İş Kanunu m. 69) İş Kanunu’nun 69. maddesine göre çalışma hayatında “gece” ; En geç saat 20.00’de başlayıp , En erken saat 06.00’ya kadar devam eden , Her hâlde en fazla 11 saat süren zaman dilimidir. Bu zaman aralığında yapılan çalışmalar gece çalışması olarak kabul edilir. Önemle belirtmek gerekir ki, bir çalışmanın gece çalışması sayılması için tüm sürenin geceye denk gelmesi şart değildir. Çalışmanın herhangi bir kısmının bu zaman dilimine rastlaması, gece çalışması hükümlerinin uygulanması için yeterlidir. Gece Çalışmasında Günlük 7,5 Saat Sınırı İş Kanunu m. 69’un en kritik düzenlemesi şudur: “İşçilerin gece çalışmaları yedi buçuk saati geçemez.” Bu hüküm emredici niteliktedir . Yani iş sözleşmesiyle, toplu iş sözleşmesiyle ya da işveren uygulamasıyla işçi aleyhine değiştirilemez. İstisnalar Kanunda sınırlı sayıda istisna öngörülmüştür: Turizm, Özel güvenlik, Sağlık hizmetleri, Petrol arama, araştırma ve sondaj faaliyetleri Bu işlerde işçinin yazılı onayı varsa 7,5 saatin üzerinde gece çalışması yapılabilir. Gece Çalışması ile Normal (Gündüz) Çalışma Arasındaki Farklar Gece çalışması, gündüz çalışmasından hukuken farklı değerlendirilir: Kriter Gündüz Çalışması Gece Çalışması Günlük süre 11 saate kadar En fazla 7,5 saat Haftalık sınır 45 saat 45 saat olsa bile 7,5 saat aşımı önemlidir Fazla mesai ölçütü Haftalık aşım Günlük aşım Sağlık ve güvenlik Genel Daha sıkı koruma Gece çalışmasında fazla mesai hesabı haftalık değil, günlük yapılır. “Haftalık 45 Saat Aşılmadı” Savunması Neden Geçerli Değil? Uygulamada işverenler sıklıkla busavunmayı yapmaktadır: “İşçi haftalık 45 saatten fazla çalışmadı, fazla mesai yoktur.” Ancak bu savunma gece çalışmaları bakımından hukuka aykırıdır . Çünkü gece çalışmaları için kanun koyucu ayrıca günlük 7,5 saatlik mutlak bir sınır getirmiştir. İşte bu noktada Yargıtay içtihadı devreye girmektedir. Yargıtay Kararına Göre Gece Çalışmasında Fazla Mesai Yargıtay’ın istikrarlı içtihadına göre: İşçi gece çalışmasında, Haftalık toplam çalışma süresi 45 saati aşmamış olsa bile , Bir gün içinde 7,5 saati aşan her çalışma , fazla çalışma sayılır ve zamlı ücretle ödenmelidir . Aşağıda paylaştığımız kararda da açıkça vurgulandığı üzere, gece çalışması yönünden haftalık çalışma süresi değil , günlük 7,5 saat sınırı esas alınmaktadır. Bu yaklaşım, gece çalışmasının işçi sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri dikkate alınarak benimsenmiştir. İşçi Açısından Sonuç: Hak Kaybına Dikkat Gece çalışması yapan birçok işçi, haftalık 45 saat aşılmadığı gerekçesiyle fazla mesai ücreti alamayacağını düşünmektedir. Oysa; Gecede 7,5 saati aşan her çalışma , Fazla mesai olarak talep edilebilir, Geriye dönük 5 yıla kadar alacak davası açılabilir. Bu nedenle gece vardiyasında çalışan işçilerin çalışma saatlerini dikkatle takip etmesi ve hak kaybına uğramaması büyük önem taşır. İşverenler İçin Uyarı Gece çalışması sınırlarına aykırı uygulamalar: Fazla mesai alacağı, Faiz, Yargılama giderleri, İş müfettişi denetimleri ve idari para cezaları gibi ciddi hukuki sonuçlar doğurabilir. Sonuç Özetle; Gece çalışması özel koruma altındadır . 7,5 saat sınırı mutlak bir sınırdır. Haftalık 45 saat aşılmasa bile, günlük aşım fazla mesai doğurur . Yargıtay uygulaması bu konuda nettir ve işçi lehinedir. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ 2008/14699 E. - 2010/1530 K., 28.01.2010 ÖZETİ: Günlük çalışma süresinin 11 saati aşamayacağı Kanunda emredici şekilde düzenlendiğine göre, bu süreyi aşan çalışmaların denkleştirmeye tabi tutulamayacağını ve zamlı ücret ödemesi veya serbest zaman kullanımının söz konusu olacağı kabul edilmelidir. Yine işçilerin gece çalışmaları günde yedi buçuk saati geçemez (m.69/3). Bu hal de günlük çalışmanın, dolayısıyla fazla çalışmanın bir sınırını oluşturur. Gece çalışmaları yönünden haftalık 45 saat olan yasal çalışma sınırı aşılmamış olsa da günde 7.5 saati aşan çalışmalar için fazla çalışma ücreti ödenmelidir. Dairemizin kararı bu yöndedir. DAVA :Davacı, karşı davalı ihbar tazminatın ödetilmesine, davalı karşı davacı ise kıdem -ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin, fazla çalışma bayram ve genel tatil günleri çalışma alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, asıl davayı kısmen hüküm altına almış, karşı davayı reddetmiştir. Hüküm süresi içinde davacı ve karşı davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi C.Çelik tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacı-karşı davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davacı işveren davalının izinsiz olarak işe gelmediğini, bunun üzerine tutanak düzenlenerek iş sözleşmesinin iş kanunu 25/II-g maddesi uyarınca haklı olarak feshedildiğini belirterek ihbar tazminatı talebinde bulunmuştur. Davalı karşı davacı işçi davacı-davalı işveren tarafından yurtdışına işçi olarak götürüldüğünü, bu süre zarfında sigortasının yatmadığını, davacı-karşı davalıdan sigortasını tam olarak yatırmasını talep ettiğini, bunun üzerine işverenin kendisine iş vermediğini ve iş sözleşmesini feshettiğini belirterek kıdem, ihbar, fazla çalışma, genel tatil ve izin alacağı talebinde bulunmuştur. Mahkemece davalı-karşı davacı işçinin iş sözleşmesini haklı olarak feshettiği kabul edilerek kıdem, fazla çalışma ve izin alacağının kabulüne, davacı-karşı davalının ihbar tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir. Taraflar arasında işçiye ödenen aylık ücretin miktarı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. 4857 sayılı İş Kanununda 32. maddenin ilk fıkrasında, genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır. Ücret kural olarak dönemsel (periyodik) bir ödemedir. Kanunun kabul ettiği sınırlar içinde tarafların sözleşme ile tespit ettiği belirli ve sabit aralıklı zaman dilimlerine; dönemlere uyularak ödenmelidir. 4857 sayılı İş Kanununun 32. maddesinde bu süre en çok bir ay olarak belirtilmiştir. İş sözleşmesinin tarafları, asgari ücretin altında kalmamak kaydıyla sözleşme özgürlüğü çerçevesinde ücretin miktarını serbestçe kararlaştırabilirler. İş sözleşmesinde ücretin miktarının açıkça belirtilmemiş olması taraflar arasında iş sözleşmesinin bulunmadığı anlamına gelmez. Böyle bir durumda dahi ücret, Borçlar Kanunun 323. maddesinin 2.fıkrasına göre tespit olunmalıdır. İş sözleşmesinde ücretin kararlaştırılmadığı hallerde ücretin miktarı, işçinin kişisel özellikleri, işyerindeki ya da meslekteki kıdemi, meslek unvanı, yapılan işin niteliği, iş sözleşmesinin türü, işyerinin özellikleri, emsal işçiler o işyerinde ya da başka işyerlerinde ödenen ücretler, örf ve adetler göz önünde tutularak belirlenir. 4857 sayılı İş Kanununun 8. maddesinde, işçi ile işveren arasında yazılı iş sözleşmesi yapılmayan hallerde en geç iki ay içinde işçiye çalışma koşullarını temel ücret ve varsa eklerini, ücret ödeme zamanını belirten bir belgenin verilmesi zorunlu tutulmuştur. Aynı yasanın 37. maddesinde, işçi ücretlerinin işyerinde ödenmesi ya da banka hesabına yatırılması hallerinde ücret hesap pusulası türünde bir belgenin işçiye verilmesinin zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır. Usulünce düzenlenmiş olan bu tür belgeler, işçinin ücreti noktasında işverenden sadır olan yazılı delil niteliğindedir. Kişi kendi muvazaasına dayanamayacağından, belgenin muvazaalı biçimde işçinin isteği üzerine verildiği iddiası işverence ileri sürülemez. Ancak böyle bir husus ileri sürülsün ya da sürülmesin, muvazaa olgusunun mahkemece resen araştırılması gerekmekle, mahkemenin belgeye değer vermeden önce muvazaa şüphesini ortadan kaldırması ve kendiliğinden gerekli araştırmaya gitmesi gerekir(Yargıtay 9.HD. 23.9.2008 gün 2007/ 27217 E, 2008/ 24515 K.). Çalışma belgesinde yer alan bilgilerin gerçek dışı olmasının da yaptırıma bağlanmış olması, belgenin ispat gücünü arttıran bir durumdur. Asıl sorun, yasal yükümlülüğe ve cezai yaptırıma rağmen 8. ve 37. madde hükümlerine aykırı şekilde belgelerin hiç verilmemesi noktasında ortaya çıkar. Kural olarak ücretin miktarı ve ekleri gibi konularda ispat yükü işçidedir. Ancak bu noktada, 4857 sayılı İş Kanununun 8 ve 37. maddelerinin işverene bu konuda bazı yükümlülükler de göz ardı edilmemelidir. Bahsi geçen kurallar, İş sözleşmesinin taraflarının ispat yükümüne yardımcı nitelikte olduğu gibi, çalışma yaşamındaki kayıt dişiliği önlenmesi amacına da hizmet etmektedir. Bu yönde belgenin verilmiş olması ispat açısından işveren lehine olmakla birlikte, belgenin düzenlenerek işçiye verilmemiş oluşu, işçinin ücret, sigorta pirimi, çalışma koşulları ve benzeri konularda yasal güvencelerini zedeleyebilecek durumdadır. Çalışma belgesi ile ücret hesap pusulasının düzenlenerek işçiye verilmiş olması, iş yargısını ağırlıklı olarak meşgul eden, işe giriş tarihi, ücret, ücretin ekleri ve çalışma koşullarının belirlenmesi bakımından da önemli kolaylıklar sağlayacaktır. Bu bakımdan ücretin ispatı noktasında taraflar delillerinin değerlendirilmesi sırasında, işverence düzenlenmesi gereken bu tür belgelerin düzenlenmiş olup olmamasının da gözetilmesi gerekir. Çalışma yaşamında daha az vergi ya da sigorta pirimi ödenmesi amacıyla zaman zaman, iş sözleşmesi veya ücret bordrolarında gösterilen ücretlerin gerçeği yansıtmadığı görülmektedir. Bu durumda gerçek ücretin tespiti önem kazanır. İşçinin kıdemi, meslek unvanı, fiilen yaptığı iş, işyerinin özellikleri ve emsal işçilere ödenen ücretler gibi hususlar dikkate alındığında imzalı bordrolarda yer alan ücretin gerçeği yansıtmadığı şüphesi ortaya çıktığında, bu konuda tanık beyanları gözetilmeli ve işçinin meslekte geçirdiği süre, işyerinde çalıştığı tarihler, meslek unvanı ve fiilen yaptığı iş bildirilerek sendikalarla, ilgili işçi ve işveren kuruluşlarından emsal ücretin ne olabileceği araştırılmalı ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek bir sonuca gidilmelidir. Somut olayda davalı-karşı davacı işçi günlük 29 TL aylık ise 870 TL net ücret aldığını beyan etmiştir. Davacı-karşı davalı işveren ise işçinin imzalı bordrolardaki ücret ile çalıştığını belirtmiştir. Davacı-karşı davacı tanıkları asgari ücretin biraz üzerinde ücret aldığını beyan etmiştir. Davalı-karşı davacı tanıkları ise ücret konusunda beyanda bulunmamıştır. Mahkemece meslek kuruluşlarından ücret araştırması yapılmamıştır. Davalı-karşı davacı işçinin granit ustası olarak 3 yılın üzerinde kıdemi vardır. Davalı-karşı davacı işçinin alabileceği ücretin ilgili meslek kuruluşlarından araştırılarak bunun sonucuna göre davalı-karşı davacının kıdem, izin ve fazla çalışma alacağı tespit edilmelidir. 3- Davalı-karşı davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Ücret bordrolarına ilişkin kurallar burada da geçerlidir, işçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır. Bordroda fazla çalışma bölümünün boş olması ya da bordronun imza taşımaması halinde işçi fazla çalışma yaptığını her türlü delille ispat edebilir. Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları, delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazı kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille söz konusu olabilir. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazı kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin geçerli bir yazılı belge ile bordroda yazılı olandan daha fazla çalışmayı yazılı delille kanıtlaması gerekir. İşçiye bordro imzalatılmadığı halde, fazla çalışma ücreti tahakkuklarını da içeren her ay değişik miktarlarda ücret ödemelerinin banka kanalıyla yapılması durumunda da ihtirazı kayıt ileri sürülmemiş olması, ödenenin üzerinde fazla çalışma yapıldığının yazılı delille ispatlanması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. İşyerinde en üst düzey konumda çalışan işçinin görev ve sorumluluklarının gerektirdiği ücretinin ödenmesi durumunda ayrıca fazla çalışma ücretine hak kazanılması olanaklı değildir. Bununla birlikte üst düzey yönetici konumunda olan işçiye aynı yerde görev ve talimat veren bir yönetici ya da şirket ortağı bulunması durumunda, işçinin çalışma gün ve saatlerini kendisinin belirlediğinden söz edilemeyeceğinden yasal sınırlamaları aşan çalışmalar için fazla çalışma talep hakkı doğar. İş sözleşmelerinde fazla çalışma ücretinin aylık ücrete dahil olduğu yönünde kurallara sınırlı olarak değer verilmelidir. Dairemiz, 270 saatle sınırlı olarak söz konusu hükümlerin geçerli olduğunu kabul etmektedir. Günlük çalışma süresinin 11 saati aşamayacağı Kanunda emredici şekilde düzenlendiğine göre, bu süreyi aşan çalışmaların denkleştirmeye tabi tutulamayacağını ve zamlı ücret ödemesi veya serbest zaman kullanımının söz konusu olacağı kabul edilmelidir. Yine işçilerin gece çalışmaları günde yedi buçuk saati geçemez (m.69/3). Bu hal de günlük çalışmanın, dolayısıyla fazla çalışmanın bir sınırını oluşturur. Gece çalışmaları yönünden haftalık 45 saat olan yasal çalışma sınırı aşılmamış olsa da günde 7.5 saati aşan çalışmalar için fazla çalışma ücreti ödenmelidir. Dairemizin kararı bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 23.6.2009 gün 2007/ 40862 E, 2009/ 17766 K). Fazla çalışma yönünden diğer bir yasal sınırlama da, İş Kanununun 41. maddesinde yazılı olan fazla çalışma süresinin toplamı bir yılda iki yüz yetmiş saatten fazla olamayacağı şeklindeki hükümdür. Ancak bu sınırlamaya rağmen işçinin daha fazla çalıştırılması halinde, bu çalışmalarının karşılığı olan fazla mesai ücretinin de ödenmesi gerektiği açıktır. Yasadaki sınırlama esasen işçiyi korumaya yöneliktir. Dairemizin kökleşmiş uygulaması bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 18.11.2008 gün 2007/32717 E, 2008/31210 K.). Fazla çalışmanın yazılı delil ya da tanıkla ispatı imkan dahilindedir. İşyerinde çalışma düzenini bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan tanıkların anlatımlarına değer verilemez. Fazla çalışmanın belirlenmesinde 4857 sayılı İş Kanununun 68. maddesi uyarınca ara dinlenme sürelerinin dikkate alınması gerekir. Fazla çalışmaların uzun bir süre için hesaplanması ve miktarın yüksek çıkması halinde Yargıtay'ca son yıllarda indirim yapılması gerektiği istikrarlı uygulama halini almıştır (Yargıtay, 9.HD. 18.7.2008 gün 2007/ 25857 E, 2008/ 20636 K, Yargıtay 9.HD. 28.4.2005 gün 2004/ 24398 E, 2005/ 14779 K. ve Yargıtay 9.HD. 9.12.2004 gün 2004/ 11620 E, 2004/ 27020 K). Fazla çalışma ücretinden indirimi öngören bir yasal düzenleme olmasa da, bir işçinin günlük normal çalışma süresinin üzerine sürekli olarak fazla çalışma yapması hayatın olağan akışına aykırıdır. Hastalık, mazeret, izin gibi nedenlerle belirtilen şekilde çalışılamayan günlerin olması kaçınılmazdır. Böyle olunca fazla çalışma ücretinden bir indirim yapılması gerçek duruma uygun düşer. Fazla çalışma ücretinden indirim, taktiri indirim yerine, kabul edilen fazla çalışma süresinden indirim olmakla, davacı tarafın kendisini avukat ile temsil ettirmesi durumunda reddedilen kısım için davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilmesi gerekir. Ancak, fazla çalışmanın taktiri delil niteliğindeki tanık anlatımları yerine, yazılı belgelere ve işveren kayıtlarına dayanması durumunda böyle bir indirime gidilmemektedir. Somut olayda davalı-karşı davacı işçinin haftada 3 saat fazla çalışma yaptığı sabittir. Ancak davacı-karşı davalı işveren tarafından ibraz edilen imzalı 2004/Temmuz-Ağustos-Eylül ve 2005/Mayıs ayına ilişkin bordrolarda fazla çalışma alacağı tahakkuk ettirilmiştir. Bordrolar üzerinde herhangi bir ihtirazı kayıt bulunmamaktadır. Bu aylara ilişkin fazla çalışma alacağına hükmedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde ilgiliye iadesine, 28.1.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.
- FUHUŞ SUÇU NEDİR? (TCK m. 227) | ŞARTLARI, UNSURLARI VE CEZASI
Fuhuş suçu, Türk Ceza Kanunu’nda en ağır yaptırımlara bağlanan suçlardan biridir . Özellikle çocukların korunması, insan onurunun ve vücut dokunulmazlığının güvence altına alınması amacıyla kanun koyucu bu suçu ayrıntılı ve sert şekilde düzenlemiştir. Toplumda sıkça yanlış bilinenin aksine, fuhuş suçu sadece “para karşılığı cinsel ilişki” ile sınırlı değildir. Teşvik, aracılık, yer temini, kazançtan yararlanma gibi birçok fiil de bu suçun kapsamına girer. Fuhuş Suçu Nedir? Fuhuş suçu; bir yetişkinin veya çocuğun, başkalarıyla para veya menfaat karşılığında cinsel ilişkide bulunmaya yönlendirilmesi , bu sürecin kolaylaştırılması ya da bundan kazanç sağlanmasıdır. Kanun, fuhuş yapan kişiyi değil; fuhşa sürükleyen, aracılık eden ve bundan menfaat sağlayan kişileri cezalandırmayı hedef alır. Fuhuş Suçunun Unsurları Nelerdir? Fuhuş suçunun oluşabilmesi için kanunen ve temel olarak şu unsurlar aranır: Bir kişinin fuhşa teşvik edilmesi Fuhuşun kolaylaştırılması Fuhuş için aracılık yapılması Fuhuş amacıyla yer temin edilmesi Fuhşa sürüklenen kişinin kazancından yararlanılması Bu fiillerden herhangi birinin bile gerçekleşmesi , suçun oluşması için yeterlidir. Çocuğa Karşı Fuhuş Suçu (En Ağır Hal) Kanun, çocuklara yönelik fuhuş fiillerini ayrı ve çok daha ağır şekilde düzenlemiştir. Bir çocuğu; Fuhşa teşvik eden, Fuhuş için temin eden, Barındıran, Fuhşa aracılık eden kişiler 4 yıldan 10 yıla kadar hapis ve yüksek miktarda adli para cezası ile cezalandırılır. ⚠️ Çocuğa yönelik fuhuş suçunda hazırlık hareketleri bile tamamlanmış suç gibi cezalandırılır. Yani henüz fiil gerçekleşmese dahi ceza verilebilir. Yetişkinlere Yönelik Fuhuş Suçu ve Cezası Bir yetişkini fuhşa teşvik eden, bu işi kolaylaştıran, fuhuş için yer sağlayan veya aracılık eden kişiler hakkında: 2 yıldan 4 yıla kadar hapis Adli para cezası öngörülmüştür. Ayrıca, fuhşa sürüklenen kişinin kazancıyla geçimini sağlamak , kanun gereği doğrudan fuhşa teşvik sayılır . Cebir, Tehdit, Hile veya Çaresizlik Varsa Ne Olur? Eğer fuhuş suçu; Tehdit veya cebirle Hileyle Kişinin çaresizliğinden yararlanılarak işlenmişse, verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır . Bu durumlar, uygulamada en sık karşılaşılan nitelikli hâller arasındadır. Aile Üyeleri veya Güven İlişkisi Varsa Ceza Artar mı? Suç; eş, anne-baba, kardeş, öğretmen, bakıcı, vasi, koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından işlenmişse, ceza yarı oranında artırılır . Aynı artırım, kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanıldığında da uygulanır. Örgütlü Fuhuş Suçu Fuhuş suçunun örgüt faaliyeti kapsamında işlenmesi halinde de ceza yarı oranında artırılır . Bu tür yargılamalar Ağır Ceza Mahkemelerinde yapılır ve yaptırımları son derece ağırdır. Eskorta Gitmek Suç Mu? Toplumda çokça merak edilen konulardan biri de şudur: “Eskorta gitmek suç mu?” Cevap net ama dikkatli okunması gerekir : Eskorta gitmek tek başına suç değildir. Türk Ceza Kanunu’na göre, reşit bir kişinin kendi rızasıyla fuhuş yapması veya fuhuş hizmeti alması , tek başına suç olarak düzenlenmemiştir. Yani reşit bir kişiyle zor, tehdit, hile olmaksızın, arada aracılık veya organizasyon bulunmadan gerçekleşen bir ilişki, doğrudan ceza sorumluluğu doğurmaz . Çocuk Söz Konusuysa Durum Tamamen Değişir Çocuğa yönelik fuhuşta , Rıza aranmaz. “Bilmediğini” söylemek mahkumiyet sonucunu ortadan kaldırmaz. Hizmet alan kişi de ağır ceza sorumluluğu altına girer. Bu hâlde hem fuhşa aracılık hem de çocuğun cinsel istismarı suçları gündeme gelir. Fuhuş Suçunda Tüzel Kişiler ve Mağdurun Durumu Fuhuş suçuna karışan şirketler hakkında güvenlik tedbirleri uygulanabilir. Fuhşa sürüklenen kişiler hakkında ise tedavi ve psikolojik destek kararı verilebilir. Kanun, mağduru cezalandırmayı değil, korumayı esas alır. Sonuç: Fuhuş Suçu Basit Bir Suç Değildir Fuhuş suçu; çok geniş fiilleri kapsayan, ağır hapis cezaları içeren, çoğu zaman nitelikli hâllerle karşılaşılan son derece ciddi bir suç tipidir. Özellikle aracılık, yer temini veya kazançtan yararlanma gibi fiillerin “önemsiz” olduğu düşüncesi hukuken tamamen yanlıştır . Bu suçlarda yapılacak en küçük hata, uzun yıllar hapis cezası ile sonuçlanabilir. T.C. YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ E. 2020/8124 - K. 2021/24580, T. 14.10.2021 * FUHUŞ SUÇU ( Bir Kısım Sanığın Savunmalarında Suçlamaları Kabul Etmeyip Bir Kısım Mağdurun da Sanıklara İlişkin Beyanının Bulunmadığı - Beyanı Alınmayan Mağdurların Dinlenerek Sanıkların Hukuki Durumlarının Belirlenmesinin Gerektiği/Yetersiz Gerekçeyle Mahkumiyet Kararları Verilmesinin Bozmayı Gerektirdiği ) * ÇARESİZLİK UNSURU ( Hayatını Devam Ettirmek Bir Yerde Kalmak veya Gitmek Gibi Konularda Yapacak Bir Şeyi Olmayan Kimselerin Durumunun Anlaşılması Gerektiği - Kişinin Muhtaç Halinin Yarattığı Sonuçtan Yararlanılarak Sömürülmesinin Gerekli Olduğu/Sanıkların Mağdurların Ne Şekilde Çaresizliğinden Yararlanarak Suçu İşledikleri Tartışılmadan 5237 SK Md. 227/4’ün Uygulanmasının Hukuka Aykırı Olduğu ) * SANIĞIN DURUŞMADA HAZIR BULUNMAMASI ( Sanıklardan Birinin Hükmün Açıklandığı Duruşmada Başka Bir Suçtan Farklı Yargı Çevresinde Cezaevinde Hükümlü Olduğu - Sanığın Duruşmadan Bağışık Tutulma Talebi Olmaksızın Yokluğunda Mahkumiyetine Karar Verilerek Savunma Hakkının Kısıtlanmasının Bozmayı Gerektirdiği ) 5237/m.227 5271/m.193,196 ÖZET : Dava, fuhuş suçuna ilişkindir. Fuhuş suçunda çaresizlikten söz edebilmek için kişinin muhtaç halinin yarattığı sonuçtan yararlanılarak sömürülmesi gereklidir. Bu noktada sanıkların mağdurların ne şekilde çaresizliğinden yararlanarak atılı suçu işledikleri açıklanıp tartışılmadan yetersiz gerekçeyle TCK madde 227/4 hükmünün uygulanması, Bir kısım sanığın savunmalarında suçlamaları kabul etmemesi, bir kısım mağdurun da sanıklara ilişkin beyanının bulunmaması karşısında beyanı alınmayan mağdurların dinlenmesinden sonra sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesi yerine yetersiz gerekçeyle mahkumiyet hükümleri verilmesi, Sanıklardan birinin hükmün açıklandığı duruşmada başka bir suçtan farklı yargı çevresinde cezaevinde hükümlü olduğu ve vareste talebi olmadan duruşmada hazır edilmeksizin yokluğunda yargılamaya devam edilip mahkumiyetine karar verilerek savunma hakkının kısıtlanması bozmayı gerektirmiştir. DAVA : Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği, suç tarihine göre, cezaevinde bulunan sanık ...'a gerekçeli kararın 5271 Sayılı CMK'nın 35/3. maddesine uygun olarak “okunup anlatılmak suretiyle” tebliğ edilmesi gerekirken, kendisine yapılan tebligatın usulsüz olduğu ve bu suretle sanık müdafisinin temyiz istemi süresinde kabul edilerek, ayrıca sanıklar ..., ... ve ... müdafisinin vekalet ücretine yönelik yaptığı temyiz isteminin, sanık ... hakkında insan ticareti suçundan verilen beraat hükmünde ayrıca vekalet ücretine hükmedilmiş olması nedeniyle, temyiz incelemesinin, sanıklar ... ve ... hakkında kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılan incelemede, iletişimin tespiti kararlarının “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçundan alınmış olması ve bu kararların verildiği tarihlerde “fuhuş” suçunun CMK'nın 135. maddesindeki katalog suçlar arasında yer almaması nedeniyle iletişimin tespiti kararlarıyla elde edilen görüşme kayıtlarının, fuhuş suçu açısından yasal delil niteliğine haiz olmadığı anlaşılmakla, dosya görüşüldü: KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. 1-) Sanıklar ...'un ...'a yönelik fuhuş eyleminden, ...'ın mağdurlar ..., ...'e yönelik fuhuş eylemlerinden, ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında kurulan hükümlerin temyizinin incelenmesinde; Sanıklara atılı suça ilişkin Yasa maddesinde öngörülen cezanın üst sınırı uyarınca, 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e ve 67/4. maddelerine göre, suçun tabi bulunduğu 12 yıllık olağanüstü dava zamanaşımının gerçekleştiği anlaşıldığından, sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... (...), ..., ..., ...'in müdafiileri ile sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ...'ın temyiz nedenleri yerinde görülmekle, 5320 Sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca, tebliğnamaye aykırı olarak, başkaca yönleri incelenmeksizin HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, ancak, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususta CMUK'nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak karar verilmesi mümkün olduğunda sanıklar hakkında açılan kamu davalarının gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e, 67/4 ve CMK'nın 223/8. maddeleri gözetilerek DÜŞMESİNE, 2-) Sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... hakkında kurulan hükümlerin temyizinin incelenmesinde; Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre ve sanıklar ... ve ... müdafisinin temyiz isteminin vekalet ücretine yönelik olduğu belirlenerek yapılan incelemede; a. Sanıklar ... ve ...'ye yükletilen fuhuş eylemleriyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemlerin sanıklar tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, Eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, Cezaların kanuni bağlamda uygulandığı, b. Sanıklar ..., ... ve ... hakkında verilen beraat hükümlerinin de usul ve yasaya uygun olduğu, Anlaşıldığından, sanıklar ..., ... ve ...'in müdafileri ile sanık ...'ün ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA, 3-) Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ...'ın fuhuş eylemleri ile sanık ...'un mağdur ... yönelik fuhuş eyleminden, sanık ...'ın mağdur ...'a yönelik fuhuş eyleminden kurulan hükümlerin temyizinde ise; a. Sanıkların, cebir veya tehdit kullanarak, hile ile ya da çaresizliklerinden faydalanarak mağdurlara fuhuşa sevkettiğine dair delil elde edilemediği gibi, çaresizlikten söz edebilmek için kişinin muhtaç durumda bulunması, bu muhtaç halin yarattığı sonuçtan yararlanılarak sömürülmesinin gerektiği, TCK'nın 227/4.maddesinde belirtilen çaresizlik halinde, hayatını devam ettirmek, bir yerde kalmak veya gitmek gibi konularda yapacak bir şeyi olmayan kimsenin durumunu anlamak gerekli olup, bu nitelikli halin varlığının kabulü için, mağdurun üstesinden gelemeyeceği bir çaresizlik ortamında bulunması gerektiğinin anlaşılması karşısında; sanıkların mağdurların ne şekilde çaresizliğinden yararlanarak atılı suçu işledikleri açıklanıp tartışılmadan yetersiz gerekçeyle TCK'nın 227/4. maddesinin uygulanması, b. sanık ...'nın aşamalardaki savunmalarında suçlamayı kabul etmemesi ve tüm dosya kapsamına göre sanığın savunmasının aksine sübuta yeterli her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilmeyerek, yerinde görülmeyen gerekçeyle sanık ...'nın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi, c. Sanık ...'in mağdur ... ...'a yönelik suçlamayı kabul etmemesi ve mağdur ... ...'un da sanığın kendisine fuhuş yaptırdığına dair beyanının olmaması karşısında, sanığın hangi eylemi sebebiyle mağdura yönelik bu suçun işlendiği kanaatine varıldığı Yargıtay denetimine imkan verecek şekilde irdelenmeden ve sanığın bu mağdura yönelik eylemden mahkumiyetine yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerin neler olduğu açıklanmadan yazılı şekilde hüküm kurulması, d. Sanıklar ... ve ...'nin aşamalardaki savunmalarında atılı suçlamaları kabul etmemeleri ve dosya içeriğinde mağdur ...'un beyanının bulunmaması karşısında; mağdur ...'un dinlenilmesinden sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesi gerektiği gözetilmeyerek, eksik araştırma ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde mahkumiyet hükümleri kurulması, e. UYAP sisteminden alınan güncel nüfus kaydına göre, sanık ...'ın 07/03/2019 tarihinde, sanık ...'ın 01/09/2016 tarihinde öldüğünün anlaşılması karşısında, ölümün doğruluğu kesin biçimde saptanarak, sanıklar hakkında açılan kamu davalarının TCK'nın 64 ve CMK'nın 223/8. maddeleri gereğince düşmesine karar verilip verilmeyeceğinin değerlendirilmesi zorunluluğu, Kabule göre de; Sanık ...'nın, hükmün açıklandığı duruşmada ... M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda başka suçtan hükümlü olduğu ve farklı yargı çevresinde cezaevinde bulunduğu anlaşılmakla, 5271 Sayılı CMK'nın 193/1 ve 196/5. maddelerine aykırı olarak, vareste tutulma talebi olmadan, duruşmada bizzat veya SEGBİS vasıtasıyla hazır edilmeyerek, yokluğunda yargılamaya devam edilip hükümlülüğüne karar verilmesi suretiyle savunma haklarının kısıtlanması, SONUÇ : Kanuna aykırı, sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ...'ın müdafileri ile sanıklar ..., ..., ...'nin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, sanık ... ve ... bakımından başkaca yönleri incelenmeksizin HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 14.10.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
- BANKA HESABINI BAŞKASINA KULLANDIRAN SANIK HAKKINDA DOLANDIRICILIK SUÇUNDAN BERAAT KARARI VERİLMELİDİR. YARGITAY’DAN ÇOK NET KARAR.
BANKA HESABINI BAŞKASINA KULLANDIRAN HERKES DOLANDIRICI MIDIR? YARGITAY’DAN ÇOK NET KARAR Ülkemizdeki ekonomik dalgalanmaların sonucunda binlerce kişi benzer bir durumla karşı karşıya kalmıştır: “Birine banka hesabımı kullandırdım, şimdi dolandırıcılıktan yargılanıyorum. Suçlu muyum?” Yargıtay , bu konuda masum vatandaş lehine çok net bir çizgi çekmiş durumda. Banka Hesabını Kullandırmak Suç Mu? Sadece banka hesabını kullandırmak, tek başına dolandırıcılık suçunun şartlarını oluşturmaz. Dolandırıcılık gibi yalnızca kasten işlenebilecek bir suç için esas olan şey kasttır . Yani kişinin, yapılan işin ve eylemin dolandırıcılık olduğunu bilerek ve isteyerek hareket etmesi gerekir. Eğer ortada bu bilinç yoksa, suç da yoktur. Dolandırıcılık Suçunda En Kritik Unsur: KAST Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için kanuni şartlar; hileli bir davranış sonucunda bir kişinin aldatılması ve failin haksız menfaat sağlamasıdır. Banka hesabını “emanet” veren, “yardım ettiğini” düşünen, neye alet edildiğini bilmeyen kişiler açısından "bilme" ve "isteme" yani kast çoğu olayda bulunmamaktadır. Yargıtay Ne Diyor? Yargıtay’ın önüne gelen olayda; sanık, tanıdığı bir kişinin isteği üzerine banka hesabını kullandırmış, ancak; Dolandırıcılık planını bilmediği Hesaba gelen paradan menfaat sağlamadığı Olayın suç olduğunu fark edecek somut bir davranışının bulunmadığı tespit edilmiştir. Bu durumda Yargıtay, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesini uygulamış ve dolandırıcılık kastı ispatlanamayan sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir . “Hesap Benim, Para Benim Değil” Savunması Önemli mi? Aşağıda tam metni paylaşılan Yargıtay kararından açıkça anlaşıldığı üzere, hesabın kime ait olduğu değil, paranın kim tarafından ve hangi amaçla kullanıldığı, sanığın bu süreçteki bilgisi ve menfaati esas alınır. Yalnızca dolandırıcılık eyleminde kullanılan banka hesabının sahibi olmak, kendiliğinden dolandırıcılık suçundan ceza alınmasını gerektirmez. Hangi Durumlarda Beraat Mümkün Olur? Aşağıdaki durumlar varsa ve iddia makamı tarafından aksinin ispatı mümkün değilse, beraat ihtimali ciddi şekilde artar: Sanığın dolandırıcılık planını bilmemesi Hesaba gelen paradan pay almaması Sürekli suç ilişkisi içinde olmaması Hesabı güven ilişkisiyle kullandırması Somut, kesin ve şüpheden uzak delil bulunmaması Yargıtay’a göre, bu şartlar altında mahkûmiyet hukuka aykırıdır . En Büyük Hata: Her Hesap Sahibinin Suçlu Olduğunu Sanmak Uygulamada mahekemeler tarafından yapılan en büyük yanlış şudur: “Hesap seninse, suç da senindir.” Bu düşünce hukuken yanlıştır . Yargıtay ilgili kararıyla birlikte bu yanlıştan dönülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Ceza sorumluluğu kişiseldir ve kast ispatlanmadan kimse ilgili suç sebebiyle cezalandırılamaz. Sonuç: Eylemin Sonuçlarını Bilmeden Hesap Kullandırmak = Otomatik Suç Değildir. Banka hesabını başkasına kullandıran herkes dolandırıcı değildir.Eğer kişi neye alet edildiğini bilmiyor, haksız kazanç elde etmiyor ve suç kastı yoksa, ceza hukuku açısından beraat kararı verilmesi gerekir . Yargıtay’ın bu kararı, özellikle “hesap kiralama”, “emanet hesap”, “IBAN kullandırma” dosyalarında çok güçlü bir emsal niteliğindedir. 📌 Aşağıda ilgili Yargıtay kararının tam metni yer almaktadır. YARGITAY 11. Ceza Dairesi 2021/16966 E. , 2024/7470 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 2018/199 E., 2019/22 K. SUÇLAR : Dolandırıcılık HÜKÜMLER : Mahkûmiyet TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Bozma Sanıklar hakkında bozma üzerine kurulan hükümlerin; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 inci maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenlerin hükümleri temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz isteklerinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz isteklerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde neticesinde tespit edilip sanık ...'in duruşmalı inceleme talebinin, hükmolunan cezanın süresine göre koşulları bulunmadığından, 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı Kanun'un 318 inci maddesi uyarınca reddine karar verilmekle, gereği düşünüldü: I. HUKUKÎ SÜREÇ Temyizin kapsamına göre; bozma üzerine yapılan yargılamada, İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen incelemeye konu kararı ile; 1.Sanık ... hakkında dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı Kanun) 157 inci maddesinin birinci fıkrası, 62, 52 ve 53 üncü maddeleri uyarınca 6 kez 2 yıl 6 ay hapis ve 10.000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarına, 2.Sanıklar ... ve ... hakkında katılan ...'e yönelik eylemleri nedeniyle, sanık ... hakkında ise katılan ...'a yönelik eylemi nedeniyle dolandırıcılık suçundan, 5237 sayılı Kanun'un 157 inci maddesinin birinci fıkrası, 39, 62, 52 ve 53 üncü maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis ve 5.000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına, Karar verilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ 1. Cumhuriyet savcısının temyiz isteği; sanıklar ... ve ...'in müşterek fail olarak sorumlu tutulmaları gerektiğine, sanık ...'ın katılanlar ... ve ...'a yönelik eylemlerinin iki ayrı dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna, kararın usul ve yasaya aykırı olduğuna, 2. Sanık ... müdafinin temyiz isteği; sübuta, uzlaştırma işlemlerinin usule uygun yapılmadığına, sanığın katılan ...'a yönelik eyleminin teşebbüs aşamasında kaldığına, kararın usul ve yasaya aykırı olduğuna, 3.Sanık ...'in temyiz isteği; sübuta, katılan ...'nin zararının bulunmadığına, katılanın fahiş talebi nedeniyle uzlaşmanın sağlanamadığına, lehe olan hükümlerin uygulanması gerektiğine, kararın usul ve yasaya aykırı olduğuna, 4. Sanık ...'in temyiz isteği; sübuta, fazla ceza verildiğine, kararın usul ve yasaya aykırı olduğuna, 5. Sanık ...'ın temyiz isteği; kararın usul ve yasaya aykırı olduğuna, İlişkindir. III. OLAY VE OLGULAR 1. Sanıklardan İrfan'ın kendisini, katılan ve şikayetçilere emniyet görevlisi veya Cumhuriyet savcısı olarak tanıtıp terör örgütüne hesaplarından para transferi yapıldığını, kendilerinin kurtarılması amacıyla bildirdiği hesap numaralarına para yatırmaları gerektiğini söyleyeceği yönünde oluşturduğu plan kapsamında, ilk etapta sanık ... ile görüşerek olayı anlattığı, ondan aktif hesap numaralarını temin etmesini istediği ve yapacağı dolandırıcılık eylemleri ile ilgili olarak kendisine pay vereceğini belirttiği, ...'in de ...'e durumu anlattığı, ... ve ...'in dosyada bilgileri bulunan kişilere ait banka kartları ve hesap numaralarını temin ederek İrfan'a verdikleri, İrfan'ın da katılan ve şikayetçileri değişik tarihlerde arayıp kendisini polis ve Cumhuriyet savcısı olarak tanıtarak terör örgütünün para transferi yaptığı olayı kapatmak için vereceği hesap numaralarına para yatırmalarını talep ettiği, katılan ve şikayetçilerin de buna inanarak değişik tarihlerde verilen banka hesap numaralarına paraları yatırdıkları, yatırılan paraların ..., ... ve katılan ... yönünden de sanık ... tarafından çekilerek İrfan'a verildiği, böylece sanıklar ... ve ...'in tüm katılanlar ve şikayetçiler yönünden sanık ...'ın eylemlerine yardım ettikleri, sanık ...'in de katılan ... yönünden İrfan'ın eylemine yardım ettiği, sanıklar ... ve ...'in katılan ... dışındaki kişilerle uzlaştıkları, sanık ...'ın katılan ve şikayetçilerle, sanık ...'in ise Enver ile uzlaşamadığı kabul edilerek sanıkların Hukuki Süreç başlığında yazılı şekilde cezalandırılmalarına dair temyiz incelemesine konu hükümlerin kurulduğu anlaşılmıştır. 2. Sanıkların tevil yollu savunmaları, katılan ve şikayetçilerin oluşa ve dosya kapsamına uygun beyanları, yakalama tutanakları, banka yazıları, dekontlar, sanıklara ait adli sicil kayıtları ve diğer delillerin dosya arasında olduğu tespit edilmiştir. IV. GEREKÇE Sanıkların üzerine atılı dolandırıcılık suçunun, 6763 sayılı Kanun’un 34 üncü maddesi ile değişik 5271 sayılı Kanun'un 253 üncü ve 254 üncü maddeleri gereğince uzlaşma kapsamında olması nedeniyle, dosyanın uzlaştırma bürosuna tevdi edildiği ancak, sanıklar ... ve ...'in katılan ... yönünden, sanık ...'ın tüm katılanlar ve şikayetçiler yönünden, sanık ...'in ise katılan ... yönünden uzlaşmasının sağlanamadığı ve uzlaştırma işlemlerinin usulüne uygun yapıldığı belirlenerek yapılan incelemede; A. Sanık ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden 1.Dosya kapsamında toplanan delillere göre, suç tarihi de göz önüne alınarak eylemlerin dolandırıcılık suçunun temel şeklini oluşturduğu ve sanığın mahkûmiyetine ilişkin Mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik bulunmadığı, sanığın katılanlar ... ve ...'a yönelik eylemlerinin tek bir dolandırıcılık suçunu oluşturduğu, katılan ...'a yönelik eyleminde de menfaatin sağlanması nedeniyle suçun tamamlanmış olduğu, uzlaştırma işlemlerinin de usulüne uygun yapıldığı anlaşılmakla, Cumhuriyet savcısının ve sanık ... müdafiinin bu yönlere değinen temyiz sebepleri yerinde görülmemiştir. 2. Yargılama sürecindeki işlemlerin usûl ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemlerin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemlere uyan suç vasfı ile yaptırımların aşağıdaki husus dışında doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından, Cumhuriyet savcısı ve sanık ... müdafiinin yerinde görülmeyen diğer temyiz sebepleri de reddedilmiştir, ancak; Sanık hakkında bozma öncesi verilen kararın aleyhe temyiz edilmediği gözetilmeden, 1412 sayılı Kanun'un 326 ncı maddesinin son fıkrasına aykırı olarak sanık hakkında bozma öncesindeki adli para cezalarından fazla cezaya hükmedilerek kazanılmış hak kuralının ihlal edilmesi, hukuka aykırı bulunmuş olup bahse konu hukuka aykırılık Yargıtay tarafından giderilmiştir. B.Sanıklar ..., ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden 1.Ayrıntılarına Olay ve Olgular bölümünde yer verilen olayda; sanıklar ... ve ...'in, sanık ...'ın isteği üzerine üçüncü kişilere ait hesap bilgileri ile banka kartlarını temin ettikleri, sanık ...'in de kendi hesap ve banka kartlarını kullandığı, hesaplara yatan paraların bizzat sanıklar tarafından çekilerek belli bir pay karşılığında sanık ...'a verildiği, sanıkların suçun icrasında üstlendikleri rol ve katkılarının sanık ...'ın fiillerini tamamladığı, böylece sanıkların fiiller üzerinde ortak hakimiyet kurdukları anlaşılmakla, sanıkların müşterek fail olarak cezalandırılmaları gerektiği gözetilmeden, eylemlerinin yardım etme niteliğinde olduğundan bahisle 5237 sayılı Kanun'un 39 uncu maddesi uyarınca indirim yapılması suretiyle eksik ceza tayini, 2. Sanık ...'in, sanık ...'i komşusu olduğu ve aynı iş yerinde çalıştıkları için tanıdığını, kendisine para geleceğini ancak kartının iptal olduğunu söyleyince güvendiği için hesap numarasını verdiğini ve hesabına gelen paradan pay almadığını savunması; sanık ...'in sanık ... dışında tanıdığı kişilerden de benzer bahanelerle hesap ve kart bilgilerini aldığının ve bu kişiler gibi sanık ...'in de ...'le tanışıklığından dolayı duydukları güvenle hesap ve kart bilgilerini paylaştığının anlaşılması karşısında, sanığın diğer sanıkların eylemlerine iştirak ettiğine dair cezalandırılmasına yeterli kesin, inandırıcı ve her türlü şüpheden uzak delil bulunmadığı gözetilmeden, beraati yerine mahkûmiyetine hükmedilmesi, 3. Kabule göre de; sanıklar hakkında bozma öncesi verilen kararın aleyhe temyiz edilmediği gözetilmeden, 1412 sayılı Kanun'un 326 ncı maddesinin son fıkrasına aykırı olarak sanıklar hakkında bozma öncesindeki adli para cezasından fazla cezaya hükmedilerek kazanılmış hak kuralının ihlal edilmesi, Hukuka aykırı bulunmuştur. V. KARAR A. Sanık ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden Gerekçe bölümünün (A) bendinde açıklanan nedenle İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen incelemeye konu kararına yönelik Cumhuriyet savcısının ve sanık ... müdafiinin temyiz istekleri yerinde görüldüğünden hükümlerin, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi gereği BOZULMASINA, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Kanun’un 322 nci maddesi gereği sanık ... hakkındaki hüküm fıkrasının sonuna “Bozma öncesi aleyhe temyiz bulunmadığı gözetilerek, 1412 sayılı Kanun’un 326 ncı maddesinin son fıkrası uyarınca sonuç ceza miktarı açısından sanık ...'in kazanılmış hakkının dikkate alınması suretiyle sanık hakkında hükmedilen adli para cezalarının 2.000,00 TL üzerinden infazına" ibaresinin eklenmesi suretiyle hükümlerin, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, B.Sanıklar ..., ... ve ... Hakkında Kurulan Hükümler Yönünden Gerekçe bölümünün (B) bendinde açıklanan nedenlerle İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen incelemeye konu kararına yönelik sanıkların temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükümlerin, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA, Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.06.2024 tarihinde karar verildi.
- KONKORDATO NEDİR? ŞARTLARI VE SONUÇLARI NEDİR? KONKORDATO İLAN EDİLİRSE NE OLUR?
Borçlar ödenemiyor, icralar kapıya dayanmış, çekler yazılmak üzere… Son yıllarda karşımıza en çok çıkan ve anlamı merak edilen kelime: KONKORDATO . Konkordato, sanıldığı gibi “iflas” değildir. Fakat yanlış uygulama sonucunda, şirketi de şahsı da tamamen iflasa sürükleyebilecek bir süreçtir. Konkordato Nedir? Konkordato; borçlarını vadesinde ödeyemeyen veya ödeyememe tehlikesi altındaki borçlunun, mahkeme denetiminde alacaklılarıyla yapılandırma anlaşması yapmasıdır. Basitçe ve başka bir deyişle “Beni hemen batırmayın, borçlarımı makul şartlarla ödeyeyim” demektir. Konkordato sayesinde borçlu; İcralardan ve haciz tehlikesinden korunur. Borçlarını yapılandırabilmek ve ödemek adına nefes alma süresi kazanır. Borçlarını taksitlendirme veya indirim yoluyla ödeyebilir. Kimler Konkordato Talep Edebilir? Şirketler Esnaf ve tacirler Gerçek kişiler (ticari borcu olanlar) ⚠️ Konkordato her borç ve borçlu için uygun değildir . Sırf icradan ve borçlarından kaçmak için yapılan başvurular genellikle reddedilir . Konkordato Şartları Nelerdir? Mahkeme konkordato kararı ve ilanı için özellikle aşağıdaki şartları aramaktadır: Borçlunun dürüst olması Borçlarını tamamen ödeyememe veya ödeme tehlikesi Sunulan ödeme planının gerçekçi olması Şirketin tamamen boşaltılmamış, hâlâ faaliyet gösterebilir olması “Zaten battım” diyen için değil, “İflastan kurtulmak istiyorum” diyen için vardır. Konkordato İlan Edilirse Ne Olur? Konkordato süreci iki aşamalıdır : 1. Geçici Mühlet İcra takipleri durur. Talep eden hakkında yeni icra takibi başlatılamaz. Haciz işlemleri askıya alınır. Mahkeme konkordato komiseri atar. Bu aşama hayati önemdedir . 2. Kesin Mühlet Mahkeme planı ciddi ve gerçekçi bulursa: Borçlu korunmaya devam eder. Alacaklılarla toplantı yapılır. Konkordato projesi oylanır. Konkordato Sürecinde Borçlu Ne Yapamaz? Konkordato ilan eden borçlu Mal kaçıramaz. Şirketi boşaltamaz. Keyfi harcama yapamaz. Dilediği alacaklıyı kayıramaz. Borçlunun yaptığı ve yapacağı her işlem komiser ve mahkeme denetimi altındadır . Konkordato Talebi Kabul Edilirse Ne Olur? Eğer alacaklılar konkordato talebine ilişkin projeyi kabul eder ve mahkeme onaylarsa: Borçlar yeniden yapılandırılır. Faizler durabilir veya düşebilir. Borcun bir kısmı silinebilir. Borçlu faaliyetlerine devam eder. Bu noktada konkordato süreci başarıyla sonuçlanmış olur . Konkordato Reddedilirse Ne Olur? Borçlu açısından ve bir bakıma alacaklılar açısından da en tehlikeli senaryo konkordato talebinin reddedilmesidir. Koruma kalkar. İcralar yeniden başlar. Çoğu zaman iflas süreci tetiklenir. Bu yüzden konkordato deneme-yanılma işi değildir ve hata yapılmadan hareket edilmesi kritiktir. Konkordato Mu, İflas Mı? Konkordato = Kurtarma şansı İflas = Tasfiye ve kapanış Yanlış zamanda yapılan konkordato başvurusu, iflası hızlandırır . Sonuç: Konkordato Bir Can Simididir, Ama Yanlış Tutulursa Boğar Konkordato; doğru borç yapısı, makul ve gerçekçi plan, zamanında başvuru ile şirketi ve kişiyi kurtarabilir. Ama sırf icradan ve borçtan kaçmak için başvurulursa, sonuç daha ağır olur. Bu nedenle konkordato, “ilan edelim, kurtulalım” süreci değil; strateji, hesap ve disiplinle yaklaşılması ve ele alınması gereken bir süreçtir.
- EVLİLİKTEN ÖNCE ALINAN EV, EVLİLİKTEN SONRA KREDİYLE ÖDENDİYSE NE OLUR? EDİNİLMİŞ MAL MI SAYILIR?
“Evi evlenmeden önce aldım ama krediyi evlilik boyunca ödedik. Bu ev kimin?” Boşanma davalarında en çok tartışma yaratan bu soru, mal paylaşımında milyonlarca liralık fark yaratabilir. Cevap ise sanıldığı kadar basit değildir. Edinilmiş Mal – Kişisel Mal Ayrımı Nedir? Türk Medeni Kanunu’na göre evlilikte iki temel mal türü vardır: 🔹 Kişisel Mal Evlilikten önce satın alınan taşınmazlar Miras veya bağış yoluyla edinilen mallar Kişisel kullanım eşyaları 🔹 Edinilmiş Mal Evlilik devam ederken çalışarak kazanılan gelirler Maaş, prim, ikramiye Bu gelirlerle yapılan ödemeler Birçok istisnası olmakla birlikte genel olarak kural, evlilikten önce alınan evin kişisel mal olmasıdır Kredi Evlilikten Sonra Ödeniyorsa Ne Değişir? Eğer bir taşınmaz; evlilikten önce satın alınmışsa ve kredi borcu evlilik sırasında ödenmişse, mağduriyet doğmaması adına burada hukuki tablo değişir. Çünkü evlilik içinde ödenen kredi taksitleri, edinilmiş mal niteliğindeki gelirlerden karşılanır. Bu da diğer eş lehine mal rejimi alacağı doğurur. Yargıtay Güncel Olarak Bu Konuda Ne Diyor? Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin kararına göre; evlilikten önce satın alınan taşınmaz kişisel mal sayılmakla birlikte, evlilik süresince ödenen kredi taksitleri edinilmiş maldan karşılanmış kabul edilir . Bu durumda: Taşınmaz kişisel mal olmaya devam eder Ancak evlilik içinde yapılan kredi ödemeleri nedeniyle diğer eş, katılma alacağı veya değer artış payı alacağı talep edebilir. Yani ev “yarı yarıya paylaşılmaz” ama tapuda adına kayıtlı olan eş için tamamen de dokunulmaz değildir . “Ev Benim Üzerime, Hiçbir Hak Talep Edemez” Düşüncesi Yanlış mı? Evet, bu düşünce çoğu zaman yanlıştır . Tapu kaydı tek başına belirleyici değildir. Bir mahkeme kararı ile tapu kaydı ile uyuşmayacak bir karar verilmesi ihtimal dahilindedir. Kredinin hangi dönemde ödendiği ve ödemelerin hangi gelirle yapıldığı önem arz eder. Evlilik içinde ödenen her kredi taksiti, diğer eş için ekonomik bir hak doğurur. Boşanmada Ne Talep Edilebilir? Bu tür durumlarda genellikle: Katılma alacağı Değer artış payı alacağı talep edilebilecektir. Mahkeme; Kredi taksitlerinin hangi kısmının evlilik içinde ödendiğini Taşınmazın tasfiye tarihindeki rayiç değerini Hakkaniyet ilkesini dikkate alarak hesaplama yapar. Sonuç: “Evlilikten Önce Aldım” Demek Yetmez Evlilikten önce alınan taşınmaz otomatik olarak ve kendiliğinden edinilmiş mal sayılmaz. Ancak evlilik içinde ödenen kredi , bu taşınmaz üzerinde diğer eşe ciddi bir parasal hak kazandırabilir. Bu nedenle krediyle alınan evlerde, uzun süreli evliliklerde, yüksek bedelli taşınmazlarda mal paylaşımı davaları son derece teknik detaylara sahiptir. Söz konusu davalar profesyonelce ve doğru stratejiyle yürütülmelidir. 📌 Aşağıda ilgili Yargıtay kararının tam metni yer almaktadır. YARGITAY 8. Hukuk Dairesi 2017/8450 E., 2019/1633 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Değer Artış Payı Alacağı Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine karar verilmiş olup, hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtayca incelenmesi davacı vekili, duruşmasız olarak davalı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 19.02.2019 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davacı vekili Avukat ... geldi, karşı taraftan gelen olmadı. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü:KARARDavacı ... vekili, tarafların nişanlılık döneminde peşinatı davacının babası tarafından karşılanıp geri kalan bedel için bankadan konut kredisi çekilerek davalı adına bir adet taşınmaz satın alındığını, natamam alınan taşınmazda gerek evlenmeden önce gerek evlendikten sonra onarım ve tadilatlar yapıldığını açıklayarak fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla meskenin ilk alımında ödenen katkı için 49.590,00 TL, davalı adına çekilen konut kredisi geri ödemelerindeki katkısı için 9.935,39 TL, natamam vaziyette kaba inşaat olarak teslim alınmış olan taşınmazın yapım ve sonraki yıllardaki ek tadilat harcamalarındaki davacı tarafından ödenmiş miktar 43.389,93 TL olmak üzere toplam 102.915,32 TL'nin faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Harcını yatırmak suretiyle sundukları 15.02.2016 tarihli dilekçeyle evlilik birliği içinde yapılan tadilatlar ve konut kredisi ödemeleri yönünden talep miktarı toplam 251.493,62 TL olarak arttırılmıştır.Davalı ... vekili, davanın reddini savunmuştur.Mahkemece, davacının 44.250,00 TL değer artış payı alacağının karar tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, 198.158,32 TL katılma alacağına ilişkin açılmış bir dava bulunmadığından bu konuda karar verilmesine gerek olmadığına karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.1.Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, davalı vekilinin tüm ve davacı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.2-Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince;Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK 33. m). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, değer artış payı alacağı isteğine ilişkindir.Değer artış payı alacağı; eşlerden birinin diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun karşılık almaksızın esaslı katkıda bulunması durumunda, tasfiye sırasında bu malda meydana gelebilecek değer artışı için katkısı oranında sahip olduğu alacak hakkıdır(4721 sayılı mad. TMK 227 m). Denkleştirme(TMK mad. 230) hariç, tasfiyeye konu malvarlığında katkı tarihine göre değer kaybı söz konusu ise, katkının başlangıçtaki değeri esas alınır(TMK mad. 227/1). Böyle bir malın daha önceden elden çıkarılmış olması halinde hakim, diğer eşe ödenecek alacak miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler( TMK mad. 227/2). Değer artış payı alacağı talep edebilmek için, parasal ya da para ile ölçülebilen maddi veya hizmet değeriyle katkıda bulunulmalıdır. Değer artış payı alacak miktarı hesaplanırken, mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan malın, bu tarihteki durumuna göre, ancak tasfiye tarihindeki sürüm(rayiç) değeri esas alınır (TMK 227/1, 228/1, 232 ve 235/1 m.). Yargıtay uygulamalarına göre, tasfiye tarihi karar tarihidir.Değer artış payı alacağına konu edilen katkı, eşin kişisel malından diğer eşin kişisel malına, eşin kişisel malından diğer eşin edinilmiş malına veya eşin edinilmiş malından diğer eşin kişisel malına katkı şeklinde gerçekleşebilmektedir. Eşin kişisel malından diğer eşin kişisel malına katkı ve eşin kişisel malından diğer eşin edinilmiş malına katkı hallerinde kişisel mal ile katkı yapıldığından hesaplanan değer artış payı alacağının tamamına eş hak kazanırken; eşin, edinilmiş mal ile diğer eşin kişisel malına katkı yaptığı durumda hesaplama yapılırken katkı edinilmiş mallardan karşılandığından ve edinilmiş malın yarısı üzerinde diğer eşin Yasa'dan kaynaklanan alacak hakkı (TMK 236/1.m) bulunduğundan tespit edilecek değer artış payı alacağının tamamı değil yarısı oranında eşin hakkı bulunmaktadır.Somut olay incelendiğinde, gerek dava gerek ıslah dilekçeleri ve aşamalarındaki beyan dilekçelerinde davacı tarafın isteği, eşler arasında mal rejiminin kurulmasından önce satın alınıp davalı adına tescil edilen taşınmaza yönelik olup, evlilik öncesi satın alınırken ödenen peşinat, taşınmaz için davalı adına çekilen kredi ödemeleri ile gerek evlilik öncesi gerek evlendikten sonra taşınmaza yapılan onarım, tadilat ve iyileştirme bedelleri için mal rejiminin tasfiyesi ve değer artış payı alacağının tahsili talep edilmiştir. Taşınmaz evlilik birliği kurulmadan evvel satın alınarak tescil edilmiş olup davalının kişisel malı olduğunun kabulü gerekir.Mahkemece, mal rejimi tesis edilmeden evvel gerçekleştirilen tadilatlar, kredi ödemeleri ile peşinat bedellerine yönelik taleplerin sadece genel hükümlere göre istenebileceği gözetilerek bu yönlerden tefrik kararı verilmesi isabetli olmuştur. Ne var ki gerekçe incelendiğinde diğer talepler olan, mal rejimi başladıktan sonra gerçekleştirilen tadilatlar ve konut kredisi ödemeleri yönünden davanın değer artış payı alacağı isteğine ilişkin olduğu ve dava dilekçesinin evlilik öncesi-sonrası kredi ödemelerini içerdiği gözetilmeden hatalı bir şekilde ikili bir ayrıma gidildiği anlaşılmaktadır.Mahkemece, davalının kişisel malı olan taşınmaza evlilik birliği içinde yapılan tadilatlar yönünden talep değer artış payı alacağı olarak nitelendirilip, Yasa ve Daire uygulamasına uygun düşecek şekilde hesap yapılarak yazılı şekilde alacağa hükmedilmiş ise de evlilik birliği içinde gerçekleştirilen konut kredisi ödemeleri yönünden istenebilecek alacağın türünün katılma alacağı olarak nitelendirildiği ve bununla birlikte dava dilekçesindeki talebin sadece evlilik öncesi kredi ödemelerine yönelik olduğu, evlilik birliği içindeki ödemelere yönelik bir talep bulunmadığı, dava edilmeyen bir husus hakkında ıslahla talepte bulunulması durumunda hüküm verilmesinin düşünülemeyeceği gerekçesiyle evlilik içi kredi ödemeleri yönünden katılma alacağına dair açılmış bir dava bulunmadığından karar verilmesine yer olmadığına dair hüküm tesis edilmiştir.Tasfiyeye konu edilen taşınmaz için davalı adına 240.000,00 TL miktarlı 120 ay vadeli konut kredisi çekildiği, 7 taksitin taraflar evlenmeden evvel, 32 taksitin evlilik birliği içinde, geri kalan taksit ödemelerinin ise mal rejiminin sona ermesinden sonra gerçekleştiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Dava dilekçesinde davacı taraf, taşınmaz alımında kullanılan kredinin evlilik birliği içinde ödenen taksitleri de kapsayacak şekilde değer artış payı alacağı talebinde bulunmuş olup, aksi ispat edilemediğine göre evlilik içi kredi ödemelerinin edinilmiş mallardan karşılandığının kabulü gerekir. Az yukarıda açıklandığı üzere değer artış payı alacağı isteminde bulunurken katkı; somut olayda olduğu gibi edinilmiş maldan kişisel mala katkı şeklinde gerçekleşebilmektedir. Mahkemece, Daire'nin kredi ile mal alımına dair yerleşik ilke ve esasları çerçevesinde davacının toplam talep miktarı gözetilerek evlilik içi konut kredisi ödemeleri yönünden taşınmazdaki değer artış payı alacağı talebinin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekildede hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedeni yapılmıştır.SONUÇ: Yukarıda (2) nolu bentte gösterilen nedenlerle davacı vekilinin yazılı temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK'nin Geçici 3. maddesi yollaması ile HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, davalı vekilinin tüm ve davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının yukarıda (1). bentte gösterilen nedenle reddine, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan avukatlık asgari ücret tarifesi hükümleri uyarınca 2.037,00 TL avukatlık ücretinin davalıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davacıya verilmesine,taraflarca HUMK'un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine,İstek halinde peşin harcın davacıya iadesine, 3.022,72 TL onama harcının davalıdan alınmasına 19.02.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
- ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ DAVASI (İZALE-İ ŞUYU) NEDİR? ŞARTLARI, SÜRESİ, SONUÇLARI VE TÜM DETAYLAR.
Bir taşınmazda ya da malvarlığında birden fazla kişi malikse, paydaşsa en sık yaşanan sorun şudur: “Ben satmak istiyorum ama diğer ortak istemiyor.” İşte bu noktada hukukun getirdiği çözüm çok nettir: Hiç kimse ortaklıkta kalmaya zorlanamaz . Bu kuralın hukuktaki karşılığı Ortaklığın Giderilmesi Davası, halk arasında bilinen adıyla İzale-i Şuyu davasıdır. Ortaklığın Giderilmesi Davası Nedir? Ortaklığın giderilmesi davası; paylı veya elbirliği mülkiyetine konu bir malda, ortaklardan herhangi birinin açabileceği ve ortaklığı sona erdiren davadır. Bu dava ile amaç: *Ortaklığı bitirmek *Malı tek başına kullanamama sorununu ortadan kaldırmak *Paydaşlar arasındaki sürekli çatışmayı sonlandırmaktır ⚠️Bu davayı açmak için diğer ortakların rızası gerekmez. Kimler Ortaklığın Giderilmesi Davası Açabilir ? *Paylı mülkiyetteki her ortak *Elbirliği mülkiyetinde (miras ortaklığı gibi) her mirasçı “Payım küçük”, “çoğunluk bende değil” gibi gerekçeler davayı engellemez. %1 payı olan ortak bile bu davayı açabilir. Ortaklığın Giderilmesi Davası Hangi Mallar İçin Açılır ? Bu dava en çok şu mallar için açılır: *Miras kalan ev, arsa, tarla *Kardeşler arasında paylaşılamayan taşınmazlar *Boşanma sonrası ortak kalan mallar *Ortak alınan gayrimenkuller *Ortak araç, arsa, işyeri Özellikle miras kalan taşınmazlarda bu dava neredeyse kaçınılmazdır. Ortaklığın Giderilmesi Davası Nasıl Sonuçlanır ? Mahkeme uyuşmazlığın şartlarına ve duruma göre iki yoldan birini seçer: 1. Aynen Taksim (Bölüşme) Eğer taşınmaz fiziken bölünebiliyorsa ve değer kaybı oluşmuyorsa hakim taşınmazı paylaştırabilir. 2. Satış Yoluyla Ortaklığın Giderilmesi Uygulamada en sık görülen sonuçtur. Taşınmaz, bölünemiyorsa ve bölünmesi değer kaybı yaratıyorsa mahkeme satışa karar verir. Satış genellikle açık artırma yoluyla yapılır ve bedel pay oranına göre ortaklara dağıtılır. Yargıtay içtihatlarına göre, ekonomik değeri düşürecek bir bölme yerine satış tercih edilmelidir. Ortaklığın Giderilmesi Davası Ne Kadar Sürer ? Davaların süresi taşınmazın niteliğine, ortak sayısına, bilirkişi ve keşif süreçlerine göre değişir. Genel olarak 8 ay – 18 ay arası sürmesi olağandır. Satış aşamasıyla birlikte süreç uzayabilir. Ancak dava kesin çözümlüdür. Er ya da geç, sürecin sonunda ortaklık sona erer. Bu Davayı Durdurmak veya Engellemek Mümkün mü ? Kısa cevap: Hayır. Ortaklardan biri dava açtıysa; “Ben satmak istemiyorum” “Ailemizin evi” “Şu an zamanı değil” gibi gerekçeler davayı durdurmaz. Sadece geçerli bir paylaşım sözleşmesi veya özel kanuni engel varsa sonuç değişebilir. En Çok Yapılan Hatalar 🚫 Dava açılmasını engelleyebileceğini düşünmek 🚫 Satışın iptal edilebileceğini düşünmek 🚫 Davayı geciktirerek sonucu değiştireceğini düşünmek Bu davada erteleme değil, çözüm odaklı hareket etmek gerekir. Sonuç : Ortaklıktan Kurtulmanın Tek Yolu Ortaklığın giderilmesi davası, yıllarca süren anlaşmazlıkları tek kalemde bitiren güçlü bir hukuki araçtır. Ortak ve paydaş olarak kalmak istemiyorsanız, diğer paydaşların keyfitetini beklemek zorunda değilsiniz. Hukuk, bu konuda son sözü pay oranına bakılmaksızın herhangi bir paydaşa bırakmıştır.
- AİDAT ÖDEME YÜKÜMLÜLÜĞÜ EV SAHİBİNDE Mİ, KİRACI DA MI? AİDAT ÖDENMEZSE NE OLUR?
Apartman ve site yaşamında en çok uyuşmazlık yaşanan konulardan biri aidat meselesidir. “Kiracı mı öder, ev sahibi mi?”, “Aidat ödenmezse kiracı tahliye olur mu?”, “Yönetim kiracıya icra yapabilir mi?” Bu soruların cevabı sanıldığı kadar karmaşık değildir. Hukuk kuralları ve Yargıtay kararları burada son derece nettir . Aidat Ödeme Yükümlülüğü Kime Aittir? Toplumda bilinen genel kanının aksine Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 20. maddesine göre aidat ödeme yükümlülüğü asıl olarak ev sahibine (kat malikine) aittir . Site ya da apartman yönetimi açısından muhatap kiracı değil, ev sahibidir . Aidat borcu ödenmezse, tahsilat için yönetim doğrudan ev sahibine gider. Bu kural, kanundan doğar ve emredicidir. Aidatı Kiracı Ödeyebilir mi? Evet. Ama tek bir şartla : Kira sözleşmesinde açık bir madde varsa. Eğer kira sözleşmesine “aidat kiracı tarafından ödenecektir” şeklinde açık ve net bir hüküm konulmuşsa, ev sahibi kiracıya bu borcu yükleyebilir. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bu madde yönetimi değil , sadece ev sahibi ile kiracı arasındaki ilişkiyi bağlar. Yani yönetim yine ev sahibine başvuracaktır; ev sahibi de ödediği aidatı kiracıdan talep edebilir. Kira Sözleşmesinde Aidat Maddesi Yoksa Ne Olur? Bu durumda kiracı aidat ödemek zorunda değildir. Yönetim kiracıya karşı hukuki bir işlem yapamaz; icra takibi başlatamaz ya da alacak davası açamaz. Aidat borcu Kat Mülkiyeti Kanunu uyarınca ev sahibine aittir. “Kullanan kiracı, ödesin” düşüncesi hukuken geçerli değildir . Sözleşmede madde bulunmuyorsa, aidat ödeme borcu ev sahibine aittir. Kiracı Aidatı Ödemezse Tahliye Olur mu? Uygulamada en çok karşılaşılan ve en kritik soru budur. Cevap: Şartlara bağlıdır. 1. Kira sözleşmesinde aidat maddesi VARSA: Aidat borcu kiracıya yüklenmiştir. Kiracı ödemezse sözleşmeye aykırılık oluşur. Bu durum tahliye sebebi olabilir. Ancak burada önemli bir detay var. 2. Tahliye için önce ne yapılmalı? Kiracı aidatı ödemezse, doğrudan tahliye kararı alınamaz . İzlenmesi gereken yol şudur: Ev sahibi aidat borcunu site ya da apartman yönetimine ödemek zorundadır. Daha sonra ev sahibi, ödediği aidat için kiracıya karşı hukuki işlem başlatır. Şartları varsa tahliye davası veya icra yoluyla tahliye gündeme gelir. Ev sahibi aidatı ödemeden, kiracı için “aidat borcun var” diyerek tahliye kararı alamaz. Aidat Borcu Yüzünden En Çok Yapılan Hatalar Yönetimin kiracıya icra göndermesi Ev sahibinin aidatı ödemeden kiracıya başvurması Sözleşmede madde yokken kiracıdan aidat istenmesi Bu işlemlerin tamamı hukuka aykırıdır . Sonuç: Aidatta Kural Net, Detay Kritik. Kural: Aidat ev sahibine aittir İstisna: Sözleşmede açık madde varsa kiracı öder Tahliye: Ancak sözleşme + usul doğruysa mümkündür Yönetim: Her hâlükârda ev sahibini muhatap alır. Aidat konusu küçük ve önemsiz bir konu gibi görünür ama tahliyeye kadar gidebilen ciddi sonuçlar doğurur. Bu yüzden kira sözleşmesi yapılırken tek bir cümle bile, tarafların ve taşınmazın kaderini belirleyebilir. Uzman bir gayrimenkul avukatından görüş almak son derece önemlidir.
- KUMAR BAĞIMLILIĞI BOŞANMA NEDENİDİR.
YARGITAY KARARI DOĞRULTUSUNDA KUMAR BAĞIMLILIĞININ BOŞANMA SEBEBİ OLMASI. Evlilik, güven, sadakat ve ekonomik sorumluluk üzerine kurulur. Bu üç temel unsurdan biri ortadan kalktığında evlilik birliğinin ayakta kalması mümkün değildir. Kumar bağımlılığı , yalnızca kişisel bir alışkanlık değil; evlilik birliğini temelden sarsan ağır bir kusur olarak kabul edilmektedir. Yargıtay kararları artık bu konuda son derece nettir: Kumar oynayan ve ailesini borca sürükleyen eş, boşanmada ağır kusurludur. Kumar Oynamak Neden Boşanma Sebebidir? Kumar bağımlılığı olan eş; Ailenin parasını kontrolsüz şekilde harcar Borçlanır, kredi çeker, yakın çevreden para ister Eşine karşı yalan söyler ve güveni ortadan kaldırır Evliliğin ekonomik yükümlülüklerini yerine getirmez Bu davranışlar, evlilik birliğinde güveni ve huzuru yok eder . Ortak hayat, diğer eş açısından çekilmez hâle gelir. Hukuken bu durum, Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebidir. Yargıtay Kumar Bağımlılığına Nasıl Bakıyor? Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2023 tarihli kararında, bahis ve kumar sitelerinde yüklü miktarlarda para harcayan, borçlanan ve bu borçları kapatmak için eşine ve yakınlarına karşı gerçek dışı beyanlarda bulunan eşin boşanmada ağır kusurlu olduğu açıkça kabul edilmiştir . Kararda özellikle şu hususlar vurgulanmıştır: Kumarın süreklilik göstermesi Borçlanmanın aile ekonomisini çökertmesi Eşe karşı yalan söylenmesi Sorunun inkâr edilmesi ve çözüm iradesi gösterilmemesi Bu şartlar altında evlilik birliğinin devamının beklenemeyeceği kabul edilmiştir. “Eşim Kumar Oynuyor Ama Bana Şiddet Uygulamıyor” Boşanma sebebi için fiziksel şiddet şart değildir. Ekonomik yıkım, güvenin sarsılması ve yalan , tek başına boşanma gerekçesidir. Kumar bağımlılığı, eşin hem maddi hem manevi olarak yıpranmasına neden olur. Yargıtay’a göre bu durum, diğer eşten evliliği sürdürmesini beklemeyi hukuken imkânsız kılar. Zira kumar bağımlılığı ekonomik şiddete sebebiyet vermektedir. Kumar Nedeniyle Boşanmada Tazminat Alınır mı? Evet. Kumar bağımlılığı nedeniyle açılan boşanma davalarında; Maddi tazminat (ekonomik kayıp nedeniyle) Manevi tazminat (kişilik haklarının zedelenmesi nedeniyle) talep edilebilir. Yargıtay, kumar nedeniyle ailesini borca sokan eşin tazminat ödemesine hükmedilmesini hukuka uygun bulmaktadır. Medeni Hukukta Kumar “Hobi” Değil, Boşanma Sebebidir Kumar bağımlılığı, evlilikte tolere edilmesi gereken bir alışkanlık değildir. Aileyi borca sokan, güveni yok eden ve ortak hayatı çekilmez hâle getiren kumar davranışı, Yargıtay içtihatlarına göre açık ve net bir boşanma nedenidir . “Düzelir” beklentisi, hukuken eşe katlanma yükümlülüğü doğurmaz. 📌 Aşağıda Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kumar bağımlılığına ilişkin emsal kararının tam metni yer almaktadır. YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2023/2041 E. , 2023/4832 K. MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/1394 E., 2022/2577 K. KARAR : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 9. Aile Mahkemesi SAYISI : 2019/392 E., 2021/446 K. Taraflar arasındaki boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davacı kadın vekili tarafından açılan davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına ve fer'îlerine karar verilmiştir. Kararın davalı erkek vekilince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı erkek vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı kadın vekili dava dilekçesinde özetle; davalının sırf kumar oynamak ve eşinden altınları istemek için gerçek dışı sözler söylediğini, yalan söylediğini, birlik görevlerini yerine getirmediğini bu nedenlerle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun(4721Sayılı Kanun) 166'ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle tarafların boşanmalarına, 20.000,00 TL maddî, 30.000,00 TL manevî olmak üzere toplam 50.000,00 TL tazminatın davalıdan alınarak müvekkile verilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. II. CEVAP Davalı erkek vekili cevap dilekçesinde özetle; eşiyle bir probleminin olmadığını evliliğini bitirmek istemediğini davacının evlilik hazırlıkları boyunca müvekkilini maddî gücünü aşan lüks istekleri ile borca soktuğunu, davacının evlendikten sonra hiç yemek yapmadığını, müvekkilinin annesinin yaptığı yemekleri yediklerini, ortak konutta hiç bir zaman temizlik yapmadığını, ortak yapılması gereken işleri müvekkiline yaptırdığını, davacının 23.02.2019 tarihinden itibaren evini terk ederek babasının evine gittiğini, ertesi gün evine gelip eşyalarını alıp çıktığını ve bir daha da geri dönmediğini, her ailede yaşanabilecek olayların davacı tarafından çarpıtılarak anlatıldığını müvekkilinin eşini sevdiğini beyan ederek açılan davanın reddini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla, davalı eşin bahis sitelerinde yüklü miktarda paralar yatırarak kumar oynadığı, borçlandığı, borçlarını kapatabilmek için değişik bahanelerle yakınlarından para alarak borçlandığı, bankalardan krediler çektiği, evlilik birliğinin ekonomik yükümlülüklerini yerine getirmeyerek birliği ekonomik açıdan zor duruma soktuğu, davacı kadının eşinin kumar alışkanlığı edindiğini ve yüklü borç altına girdiğini eşinin kök ailesinden öğrendiği, kök ailenin davalının şifrelerini öğrenerek girdiği kumar sitelerinde yüklü miktarlarda paralar kaybettiğini tespit etmesi üzerine durumu davacı kadına bildirdikleri, davalının davacı eşine yalan söylediği, bu durumla ilgili kök aileler yanında yapılan görüşmede tarafların tartıştıkları, davalı eşin kumar bağımlılığını kabul etmediği, davacı kadının davalı eşe sözlü ve fiziksel saldırıda bulunduğu, kriz geçirerek hastaneye götürüldüğü, davalı erkeğin kumar sorunu ile ilgili yapıcı yaklaşım göstermediği, tarafların bu olaydan sonra evlilik birliğini sürdürmek için yeniden bir araya gelmedikleri evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davalı erkeğin boşanmada ağır kusurlu olduğu, kadın tarafından açılan boşanma davasının kabulü ile4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 166'ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle tarafların boşanmalarına, 20.000,00 TL maddî, 20.000,00 TL manevî tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı erkek vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı erkek vekili istinaf dilekçesinde özetle; kusur belirlemesinin hatalı yapıldığını, tazminat miktarlarının fahiş olduğunu, müvekkilinin, eşini sevdiğini, eksik inceleme ile karar verildiğini belirterek; hükmün tamamı yönünden istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile İlk Derece Mahkemesinin kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğu gerekçesiyle davalı erkek vekilinin istinaf taleplerinin esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı erkek vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı erkek vekili temyiz dilekçesinde özetle; kusur belirlemesinin hatalı yapıldığını, tazminat miktarlarının fahiş olduğunu, müvekkilinin, eşini sevdiğini, eksik inceleme ile karar verildiğini belirterek; hükmün tamamı yönünden temyiz yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; kadının boşanma davasının kabulü şartlarının oluşup oluşmadığı, kusur belirlemesi, delillerin takdirinde hata edilip edilmediği, eksik inceleme olup olmadığı ve tazminatlar noktasında toplanmaktadır. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 190 ıncı maddesi, 194 üncü maddesi, 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 4721 sayılı Kanun’un 4 üncü maddesi, 166'ncı maddesi, 174 üncü maddesi, 175inci maddesi. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 50'nci ve 51 inci maddeleri. 3. Değerlendirme 1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.Temyizen ..., tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle sinir krizi ve baygınlık geçirerek hastaneye kaldırıldığının anlaşılmasına göre kısmen yüklenen tokat kusurlu davranışlarının tepki niteliğinde olduğunun anlaşılmasına göre usul ve kanuna uygun olup davalı erkek vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONA MASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,18.10.2023 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.










