Arama Sonuçları
Boş arama ile 102 sonuç bulundu
- SATIŞ GERÇEKLEŞMEZSE EMLAKÇI ÜCRETE HAK KAZANAMAZ. | Simsarlık Sözleşmesi Olarak Emlak Komisyonu Sözleşmesi
Yargıtay İçtihatları ve Türk Borçlar Kanunu Işığında Simsarlık Sözleşmesi Olarak Emlak Komisyonu Sözleşmesi Taşınmaz alım satım işlemlerinde en çok tartışılan konulardan biri emlakçının komisyon ücretine hangi durumda hak kazanacağıdır . Uygulamada bazı emlak danışmanları yalnızca taşınmazı göstermiş olmalarına dayanarak komisyon talep edebilmekte, hatta bu nedenle icra takipleri başlatılabilmektedir. Ancak Türk Borçlar Kanunu’nun 520–525. maddeleri ve Yargıtay içtihatları , emlakçının komisyon hakkının doğması için çok açık bir şart öngörmektedir: Taşınmaz satışının gerçekleşmesi ve emlakçının bu satışın kurulmasına aracılık etmiş olması gerekir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2022 tarihli, 2020/(13)3-339 E. ve 2022/723 K. sayılı kararında , yalnızca taşınmazın gösterilmesinin komisyon ücreti doğurmayacağı açık şekilde vurgulanmıştır. Bu yazıda, Türk Borçlar Kanunu hükümleri ve Yargıtay içtihatları ışığında emlak komisyon sözleşmesinin hukuki niteliğini, emlakçının yükümlülüklerini ve hangi durumda ücret talep edilebileceğini detaylı biçimde inceleyeceğiz. Emlakçılık Faaliyetinin Hukuki Niteliği: Simsarlık Sözleşmesi Türk hukukunda emlakçılık faaliyeti, Türk Borçlar Kanunu m.520’de düzenlenen simsarlık sözleşmesinin özel bir görünümüdür. Kanuna göre simsarlık sözleşmesi; simsarın taraflar arasında bir sözleşme kurulmasına aracılık etmeyi üstlendiği , sözleşme kurulduğu takdirde ücrete hak kazandığı bir sözleşme türüdür. Dolayısıyla emlakçı taşınmazı tanıtan, alıcı ve satıcıyı buluşturan, tarafların anlaşmasına aracılık eden kişidir. Burada kritik nokta şudur: Emlakçı yalnızca bir “yer gösterici” değil, sözleşmenin kurulmasına aracılık eden kişidir. Taşınmaz Simsarlık Sözleşmesi Yazılı Olmak Zorundadır Türk Borçlar Kanunu m.520’ye göre: Taşınmaz simsarlık sözleşmesi yazılı yapılmadıkça geçerli değildir. Bu nedenle; sözlü komisyon anlaşmaları yalnızca telefon görüşmesiyle yapılan anlaşmalar yazılı sözleşme olmadan talep edilen komisyonlar hukuken geçerli kabul edilmez. Uygulamada sıkça görülen “emlak görme belgesi” ya da "yer gösterme belgesi" bu yazılı sözleşmenin bir örneğidir. Emlakçı Komisyon Ücretine Hangi Şartlarda Hak Kazanır? Türk Borçlar Kanunu m.521’e göre: Simsar ancak yaptığı faaliyet sonucunda sözleşme kurulursa ücrete hak kazanır. Bu hükümden çıkan sonuca göre emlakçı; sadece taşınmazı göstermişse sadece ilan vermişse sadece alıcı ile görüşmüşse tek başına komisyon talep edemez. EMLAKÇI EVİ GÖSTERDİ AMA SATIŞ OLMADI: KOMİSYON ÖDENİR Mİ? Komisyon hakkının doğması için şu şartların gerçekleşmesi gerekir: Taşınmaz satış sözleşmesi kurulmalıdır Satış ile emlakçının faaliyeti arasında bağlantı bulunmalıdır Emlakçı satışın gerçekleşmesine gerçekten aracılık etmiş olmalıdır Yargıtay Kararına Göre Emlakçının Asıl Görevi: Tarafları Bir Araya Getirmek ve Sözleşmenin Kurulmasına Aracılık Etmek Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/(13)3-339 E., 2022/723 K. sayılı kararında , emlakçının komisyon talep edebilmesi için alıcı ve satıcıyı bir araya getiren ve sözleşmenin kurulmasına katkı sağlayan kişi olması gerektiği vurgulanmıştır. Kararda şu önemli tespitlere yer verilmiştir: Simsarlık faaliyetinin amacı sözleşmenin kurulmasına aracılık etmektir Aracılık faaliyeti tarafları bir araya getirmeyi içerir Sadece taşınmazın gösterilmesi komisyon hakkı doğurmaz Bu nedenle Yargıtay, yalnızca “yer gösterme belgesi” imzalanmış olmasının tek başına ücret doğurmayacağını kabul etmektedir. Karardaki Somut Olay: Emlakçı Satışa Aracılık Etmemiştir Yargıtay kararına konu olayda; emlakçı, alıcıya aynı apartmanda iki daire göstermiştir taraflar arasında emlak görme belgesi imzalanmıştır daha sonra alıcı, internet üzerinden taşınmaz sahibine ulaşarak doğrudan satış işlemini gerçekleştirmiştir Yargıtay incelemesinde şu tespit yapılmıştır: emlakçı satıcı ile alıcıyı bir araya getirmemiştir satış işlemi emlakçının aracılığıyla gerçekleşmemiştir emlakçının satışın kurulmasına somut bir katkısı bulunmamaktadır Bu nedenle Yargıtay, yalnızca taşınmazın gösterilmiş olmasının simsarlık ücretine hak kazandırmayacağına karar vermiştir. Emlakçının Yetkisi Olmadan Satışa Aracılık Edilmesi de Komisyon Doğurmaz Yargıtay kararında ayrıca önemli bir nokta daha vurgulanmaktadır. Eğer emlakçı; taşınmaz malikinden satış yetkisi almamışsa satış sürecine fiilen aracılık etmemişse komisyon talep edemez. Kararda açıkça belirtildiği üzere: Emlakçının satışın gerçekleşmesine katkı sağlayacak bir faaliyet yürütmesi gerekir. Bu faaliyetler şunları içerebilir: alıcı ve satıcıyı tanıştırmak satış görüşmelerini yürütmek fiyat pazarlığında aracılık etmek sözleşmenin kurulmasına katkı sağlamak Bu unsurlar yoksa simsarlık ücreti de doğmaz. Emlakçının Dürüstlük Kuralına Uyma Yükümlülüğü Türk Borçlar Kanunu m.523’e göre simsar: taraflardan birinin zararına hareket ederse dürüstlük kurallarına aykırı davranırsa diğer taraftan gizli ücret alırsa komisyon hakkını tamamen kaybeder. Bu düzenleme, emlakçılık faaliyetinin güvene dayalı bir aracılık faaliyeti olduğunu göstermektedir. Aşırı Komisyon Ücretleri Mahkeme Tarafından İndirilebilir Türk Borçlar Kanunu m.525’e göre: Sözleşmede aşırı bir komisyon belirlenmişse hâkim bu ücreti indirebilir. Özellikle; piyasa ortalamasının çok üzerinde komisyonlar tüketici aleyhine ağır hükümler mahkeme tarafından hakkaniyete göre azaltılabilir. Sonuç: Yer Göstermek Komisyon Hakkı Doğurmaz Türk Borçlar Kanunu ve Yargıtay içtihatları birlikte değerlendirildiğinde şu temel ilke ortaya çıkmaktadır: Emlakçılık sözleşmesi bir simsarlık sözleşmesidir ve komisyon hakkı ancak satış gerçekleşirse doğar. Dolayısıyla; yalnızca yer göstermek yalnızca ilan vermek yalnızca alıcı bulmak komisyon ücretine hak kazandırmaz. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/(13)3-339 E., 2022/723 K. sayılı kararında da , emlakçının satışın kurulmasına aracılık etmemesi halinde salt yer gösterme nedeniyle komisyon talep edemeyeceği açıkça kabul edilmiştir. Bu nedenle emlak komisyonu uyuşmazlıklarında hem Türk Borçlar Kanunu hükümleri hem de Yargıtay içtihatları büyük önem taşımaktadır.
- GÜZELLİK MERKEZİNİN HATALI UYGULAMADAN DOĞAN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT SORUMLULUĞU | Yargıtay Kararları
Lazer Epilasyon, Cilt Bakımı, Yüz Estetiği, Ayak Bakımı, Oksijen Terapisi ve Benzeri Uygulamalar Güzellik merkezlerinde uygulanan lazer epilasyon, cilt yenileme, bölgesel incelme, estetik ve benzeri işlemler; doğrudan insan vücuduna müdahale içermesi nedeniyle yüksek özen borcu gerektiren hizmetlerdir. Uygulamada bu borcun ihlal edilmesi hâlinde, güzellik merkezinin maddi ve manevi tazminat sorumluluğu gündeme gelmektedir. Yargıtay kararları da, güzellik merkezlerinin “basit hizmet sağlayıcı” değil, uzmanlık gerektiren bir alanda faaliyet gösteren işletmeler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 1. Güzellik Merkezi – Müşteri İlişkisi ve Hukuki Niteliği Güzellik merkezleri ile hizmet alan kişiler arasındaki ilişki, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre hizmet sözleşmesi niteliğindedir. Bu sözleşme kapsamında işletme; Hizmeti bilimsel ve teknik kurallara uygun şekilde sunmak, Uygulamayı ehil kişiler aracılığıyla gerçekleştirmek, Müşterinin vücut bütünlüğünü korumak, Öngörülebilir riskleri bertaraf etmek zorundadır. Nitekim Yargıtay, lazer epilasyon ve benzeri işlemleri özen borcu ağır basan edimler arasında değerlendirmekte; hizmetin sonucunda zarar doğmuşsa, kusurun varlığının karine olarak kabul edilebileceğini belirtmektedir. 2. Hatalı Güzellik Uygulaması Nedir? Yargıtay uygulamasına göre hatalı uygulama sadece işlemin tamamen yanlış yapılması değildir. Aşağıdaki durumlar da kusurlu hizmet olarak kabul edilmektedir: Cilt tipi analizi yapılmadan lazer uygulanması Yanlış dalga boyu veya doz ayarı yapılması Uygulama öncesi deneme atışı yapılmaması Müşterinin sağlık geçmişinin sorgulanmaması Yan etkiler konusunda yeterli bilgilendirme yapılmaması Bu hususlar, özellikle lazer epilasyon yanıkları ile ilgili davalarda açık şekilde kusur olarak değerlendirilmektedir. 3. Lazer Epilasyon Yanıkları ve Yargıtay’ın Yaklaşımı Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2021/188 E. – 2021/203 K. sayılı kararında; lazer epilasyon sırasında meydana gelen yanıkların, işlemin doğası gereği “katlanılması gereken risk” olarak değerlendirilemeyeceği açıkça vurgulanmıştır. Kararda özetle; Uygulamanın profesyonel bir faaliyet olduğu, Ciltte yanık oluşmasının özen borcunun ihlali anlamına geldiği, Hizmet sağlayıcının kusurunun bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım doğrultusunda, lazer epilasyon sonucu meydana gelen yanıklar nedeniyle maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği kabul edilmektedir. 4. Kalıcı İz ve Manevi Tazminat Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2015/15750 E. sayılı kararında, güzellik merkezinde yapılan uygulama sonucu oluşan kalıcı izlerin; Kişinin bedensel bütünlüğünü ihlal ettiği, Estetik görünümünü olumsuz etkilediği, Psikolojik zarar doğurduğu gerekçeleriyle manevi tazminat gerektirdiği açıkça ifade edilmiştir. Özellikle yüz, boyun, kol gibi görünür bölgelerde oluşan izlerin, manevi zararın ağırlığını artırdığı Yargıtay tarafından kabul edilmektedir. 5. Maddi Tazminat Kapsamı Yargıtay içtihatlarına göre güzellik merkezinin kusurlu uygulaması nedeniyle zarar gören kişi; Tedavi ve ilaç giderlerini, Dermatolojik veya estetik düzeltme masraflarını, Çalışma gücü kaybını, Gelir kaybını maddi tazminat kapsamında talep edebilir. Zararın, doğrudan hatalı uygulamadan kaynaklanması yeterlidir; ayrıca ağır kusur aranmaz. 6. “Rıza Formu İmzaladı” Savunması Geçerli mi? Uygulamada güzellik merkezleri sıklıkla imzalattıkları rıza veya onam formlarına dayanarak sorumluluktan kaçınmaya çalışmaktadır. Ancak Yargıtay, bu savunmayı istikrarlı biçimde reddetmektedir . Kararlarında; Genel nitelikli rıza formlarının, Riskleri açıkça içermeyen belgelerin, Bilgilendirme yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağı vurgulanmakta; kusurlu hizmetin rıza ile meşrulaştırılamayacağı kabul edilmektedir. 7. Yetkisiz ve Eğitimsiz Personel ile Yapılan İşlemler Yargıtay kararlarında, işlemin bizzat işletme sahibi tarafından yapılmaması hâlinde dahi; güzellik merkezinin adam çalıştıranın sorumluluğu kapsamında kusursuz sorumluluğunun bulunduğu kabul edilmektedir. Eğitimsiz veya sertifikasız personel tarafından yapılan uygulamalar, Yargıtay nezdinde ağır kusur olarak değerlendirilmektedir. 8. Görevli Mahkeme ve Dava Yolu Güzellik merkezlerinin sunduğu hizmetler ticari nitelik taşıdığından, zarar gören kişi tüketici sıfatıyla dava açar. Bu tür uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Tüketici Mahkemesi dir. Yargıtay'ın güncel görüşü ve uygulaması da bu yöndedir. 9. Zamanaşımı Meselesi Yargıtay, hatalı güzellik uygulamalarında zamanaşımı değerlendirmesini; Zararın öğrenildiği tarih, Zararın kalıcı hâle geldiği an esas alınarak yapmaktadır. Özellikle yanık ve izlerin zamanla ortaya çıkması hâlinde, zamanaşımı başlangıcı buna göre belirlenmektedir. 10. Sonuç Yargıtay içtihatları açıkça göstermektedir ki; Güzellik merkezleri yüksek özen borcu altındadır. Lazer epilasyon ve benzeri işlemler sıradan hizmet olarak görülemez. Hatalı uygulama hâlinde maddi ve manevi tazminat kaçınılmazdır. Bu tür zararlarla karşılaşan kişilerin, hak kaybına uğramamak adına hukuki süreci bilinçli şekilde yürütmesi büyük önem taşır. YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2017/674 E. , 2017/3354 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Tüketici Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiş, davalı vekili tarafından duruşma istenmiş ise de miktar itibariyle duruşma isteğinin reddiyle incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten ve davacının temyiz dilekçesinin süresi dışında, davalının temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, estetik amaçlı lazer epilasyon uygulaması nedeniyle açılmış bulunan manevi tazminat istemine ilişkin olup, mahkemece davanın kısmen kabulüne, 7.000,00 TL'nin davalıdan tahsiline dair verilen hüküm, davacı ve davalı vekillerince temyiz olunmuştur. 1-Her ne kadar davacı vekili kararı katılma yolu ile temyiz etmiş ise de, davalının temyiz dilekçesi davacı tarafa 12.04.2016 tarihinde tebliğ edilmiş olup, davacı HUMK’nın 433/II. maddesindeki 10 günlük temyiz süresini geçirdikten sonra 27.04.2016 tarihinde temyiz etmiş bulunduğundan süre yönünden temyiz talebinin reddi gerekir. 2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 3-Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; davacı, 07.03.2013 tarihinde davalı ile 700,00 TL bedel ile lazer amaçlı epilasyon uygulaması yapılması amacıyla sözleşme akdedildiğini, 25.01.2014 tarihinde yapılan epilasyon işlemi sırasında davacının vücudunda meydana gelen yanıklar nedeniyle davacının yirmi gün boyunca yanıktan kaynaklı acılar çektiğini, olay nedeniyle rapor aldığını, yeni tayin olduğu iş yerine geç başladığını, iş çevresi ile tanışmasının geciktiğini, davacının şikayeti üzerine davalı şirket yetkilisi ve epilasyın hizmeti veren şahsın ... 36. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2014/920 karar sayılı ilâmı ile taksirle yaralama suçundan dolayı mahkumiyet aldığını, çektiği acı ve üzüntüler nedeniyle 10.000,00 TL manevi tazminatın tahsilini talep etmiş; davalı davacının vücudunda meydana gelen yanıklar ile davalının lazer epilasyon hizmeti arasında illiyet bağı bulunmadığını beyan ederek davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece taraflar arasındaki sözleşmeye konu hizmetin ayıplı olarak ifa edildiği gerekçesiyle 7.000,00 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. BK’nın 47. (TBK’nın 56.) maddesi hükmüne göre; hakimin özel halleri göz önünde tutarak, manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği tutar adalete uygun olmalıdır. Bu para tutarı, aslında ne tazminat ne de cezadır. Çünkü mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını amaç edinmediği gibi, kusurlu olana yalnız hukukun ihlalinden dolayı yapılan bir kötülük de değildir. Aksine, zarara uğrayanda bir huzur duygusu uyandırmayı, aynı zamanda ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğinden, tazminata benzer bir fonksiyonu da vardır. O halde bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır yine 22.06.1966 tarihli ve 1966/7 Esas 1966/7 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda hakim manevi tazminat miktarında takdir hakkını kullanırken, ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermesi gerektiği vurgulanmıştır. Manevi tazminat, duyulan elem ve ızdırabın kısmen ve imkan nispetinde giderilmesini amaçladığından hakim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesi gereğince hak ve nesafete göre takdir hakkını kullanarak, manevi tazminat miktarını tespit etmelidir. Hâkim belirlemeyi yaparken somut olayın özelliğini, zarar görenin ekonomik ve sosyal durumunu, paranın alım gücünü, maluliyet oranını, beden gücü kaybı nedeniyle duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabı gözetmelidir (Hukuk Genel Kurulu'nun 28.05.2003 gün 2003/21-368-355; 23.06.2004 gün 2004/13-291-370 sayılı kararları). Somut olayın incelenmesinde; 25.01.2014 tarihli lazer epilasyon uygulaması neticesinde dosyada mevcut ... Adli Tıp Şube Müdürlüğü'nün 28.01.2014 tarihli adli muayene raporunda davacının muayenesinde sol uyluk iç yüzeyde ve her iki aksilla bölgesinde nokta tarzında milimetrik boyutlu, muhtelif sayıda, tüm vücut alanına göre değerlendirildiğinde yaklaşık oranı %1 olan 1. derece yanığa ait lezyonların gözlemlendiği, yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek seviyede hafif nitelikte olduğuna dair rapor tanzim edildiği, davacının yaralanma neticesinde ... Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden 27.01.2014 tarihli hekim raporu ile beş gün istirahat raporu almış olduğu anlaşılmıştır. Bu yönüyle davacıda meydana gelen yaralanmanın ağırlığı kalıcı mahiyette olmaması ve alınan istirahat raporunun süresi göz önüne alındığında mahkemece hükmolunan manevi tazminat makul olmayıp daha uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması uygun olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz talebinin reddine, davalının 2. bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine, 3. bentte açıklanan nedenlerle kararın davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 10.10.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2014/19681 Esas ve 2015/15751 Karar sayılı 14.10.2015 tarihli ilamı: Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının 08/09/2010 tarihinde yüzündeki yanak kıllarını lazerle yaktırmak için davalı şirket sahibine müracaatta bulunduğunu, seans başına talep edilen ücretin ödendiğini, tedavi için odaya alındığında uzman olduğunu bildiren 20-25 yaşlarında K1 isimli kişi tarafından lazerle yakma işlemine başlanıldığı, birkaç gün sonra lazerle yakılan bölgelerde 1. derecede yanık izlerinin gözlendiğini, davacının paniğe kapıldığını, işyeri yetkililerinin durumun normal olduğunu, verdikleri kremi kullanmasını, daha sonraki seansların ücretsiz yapacaklarını beyan ettiklerini, 16/9/2010 tarihli Fatih Devlet Hastanesinden verilen rapora göre yanık izlerinin tespit edildiğini, suç duyurusunda bulunduğunu, açılan davada davalı aleyhine hapis cezasına hükmedildiğini, tedavi için yapılan harcamalar nedeniyle maddi, yüzünün girdiği pozisyon ve iyileşmeyeceği inancının manevi anlamda davacıyı çöküntüye uğrattığını, psikolojisinin bozulduğunu belirterek; fazlaya ilişkin hakların saklı kalması kaydıyla 500,00 TL maddi ve 20.000,00 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkiline ilişkin ceza yargılamasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiğini, kesinleşmiş mahkumiyet kararının bulunmadığını, lazerle tedavi yapan kişinin davalının yanında çalışan K1 olduğunu, epilasyon kurs ve eğitim belgelerinin bulunduğunu, uygulamadan sonra oluşabilecek komplikasyonların davacıya bildirildiğini, lazerle yapılan tedavi sonrası davacının kullanması gereken kremi kullanmadığını, davacının kusurlu olduğunu, müvekkilinin gereken tüm özeni gösterdiğini, manevi tazminat miktarının yüksek olduğunu, maddi tazminat taleplerinin gerekçesinin belli olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece; İstanbul Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen rapora göre davalıya kusur atfedilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir. Tarafların açıklamaları ile dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki akdi ilişkinin, TBK’nın 470 (BK. m. 355) ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklandığı açıktır. Davacı taraf iş-eser sahibi; davalı taraf ise yüklenicidir. Eser sözleşmesinde, işin uzmanı sayılan yüklenici, yapımını yüklendiği işi, özen borcu gereği olarak fen ve sanat kurallarına, sözleşme hükümlerine, kendisine duyulan güvene ve beklenen amaca uygun şekilde yapmakla ödevlidir. Eser sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayıran önemli özelliklerinden birisi sonuç sorumluluğu, yani tarafların iradeleri doğrultusunda yüklenici tarafından bir sonucun meydana getirilmesi taahhüdüdür. Zira; eser sözleşmesinde bir eserin yaratılıp teslim edilmesi borcu altına girilmektedir. Bu borcun altına giren taraf yani yüklenici, işin mahiyeti gereği işi sadakat ve özenle yerine getirmek zorundadır. Sadakat borcu, yüklenicinin iş sahibinin yararına olacak şeyleri yapması ve ona zarar verecek her türlü eylemden kaçınmasıdır. Eserin, sözleşmede kararlaştırılan niteliklerine, ya da iş sahibinin beklediği amaca uygun olmaması veya lüzumlu bazı vasıflardan bir ya da bir kaçının bulunmaması halinde ayıplı ifa edildiğinin kabulü gerekir. Eser sözleşmesinde yüklenici, belli bir sonucu (eser) taahhüt ettiğinden sonuç gerçekleşmesi için davacı iş sahibinin zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmeli, somut durumun gerektirdiği tedbirleri noksansız biçimde almalı, uygun tedaviyi belirleyip uygulamalı, uygulanan tedavide nadirde olsa görülebilecek olumsuz sonuçlara dair davacıyı aydınlatıp uyarmalı ve davacının bu hususta rızasını almışsa, eserini iş sahibi davacının ondan beklediği amaca uygun olarak tamamlayarak teslim etme yükümlülüğündedir. Somut olayda; davaya konu lazer işleminin 08/09/2010 tarihinde gerçekleştiği, hükme esas alınan Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan rapor öncesi davacının 13/12/2013 tarihinde muayene edildiği, olayın gerçekleşmesinden üç yılı aşkın süre sonra yapılan muayene sonucu ve dosyadaki belge içeriklerine göre rapor düzenlendiği anlaşılmaktadır. Oysa bu rapor manevi tazminat yönünden hükme esas alınacak nitelikte değildir. Dava konusu eylem nedeniyle başlatılan ceza yargılaması kapmasında; davacı hakkında Fatih Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 16/9/2010 tarihli raporda; “yüz sağ ve sol kısmında çok sayıda yüzeysel yaraların mevcut olduğunun belirtildiği”, Kocaeli Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nün 11/10/2010 tarihli raporunda ise; “sol yanak sınırında ancak belli olacak şekilde lazer yanığı görüldüğünün, yaşamsal tehlike oluşturmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun ve sabit eser niteliğinde bulunmadığının belirtildiği” görülmektedir. Dinlenen tanık beyanlarına göre; davacı tanığı K2’ın beyanında; lazer tedavisi sonrasında davacının yüzünün kabardığını, yanık şeklinde yaraların bulunduğunu, 2-3 ay süreyle yaraların geçmediğini, yara ve yanıklar nedeniyle dışarı çıkamadığını, davacı tanığı K3’nın beyanında; yüzünde ikinci derece yanıklar gördüğünü, olaydan sonra içine kapandığını, davacı tanığı K4 beyanında; epilasyon yaptırınca yüzende yanıklar oluştuğunu, yanıklar nedeniyle evden dışarı çıkmamaya başladığını ifade ettikleri görülmüştür. Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse, manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek, takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü, kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanunu’nun 4.maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. Hal böyle olunca, davalıların uyguladığı hatalı lazer epilasyon işlemi sonucunda, davacı iş sahibinin istediği sonuca ulaşamadığı, yüzünde yanıklar meydana geldiği, çektiği sıkıntı ve ızdırap da dikkate alındığında, davacı lehine uygun oranda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 14.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi YARGITAY 3. Hukuk Dairesi 2014/19682 E. , 2015/15750 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ADANA 5. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 13/05/2014NUMARASI : 2009/529-2014/326 Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:Y A R G I T A Y K A R A R IDavacı dava dilekçesinde; Şubat 2008 tarihinde vücudunun çeşitli bölgelerinde tüyleri tamamen bitmesi için lazer tedavisi konusunda ............ Tıp Merkezinde görevli davalı doktor İ.. A.. ile 1.650,00 TL karşılığında anlaştığını, 7 ay boyunca davalı doktoru görmediğini, yardımcısı diğer davalı B.. A.. ile ayda 1 defa olmak üzere 6 ay lazer tedavisine devam ettiğini, 7. seansta vücudunun çeşitli yerlerinde yanıklar meydana getirildiğini, bir gün sonra davalı doktora gittiğinde kendilerinin hatasının bulunmadığını, lekelerin geçeceğini bildirdiklerini, gittiği farklı doktorların leke kalacağını, uygulayıcı hatası bulunduğunu söylediklerini, yanık tanısının konulduğunu, anlaşma hükümlerine uyulmadığını, ceza davası açılması için başvuruda bulunduğunu belirterek; 1.650,00 TL maddi ve 6.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davacıya yapılan tüm işlemlerin doktor İ.. A.. tarafından planlandığını ve uygulandığını, tedaviye başlamadan önce test atışı yapıldığını, lazer epilasyon işlemi uzman tarafından doğru bir şekilde yapılsa bile bir takım hafif ve geçici komplikasyonların görülebileceğini, davacının 7. seans uygulamasının 25.08.2009 tarihinde yapıldığını, davacının seans öncesi yapması gereken hazırlıklarını yerine getirmediğini, işlem esnasında ağrı duyduğundan işlemin sonlandırıldığını, doktor İ.. A.. tarafından ilk tıbbi müdahalenin anlatıldığını, tedavinin düzenlendiğini, geçici olacağının, epilasyon tedavisinin planlandığı gibi sürdürüleceğinin beyan edildiğini, olayın davacı ve annesi tarafından para meselesine dönüştürüldüğünü, annesi tarafından paramızı iade edin başka bir şey istemiyoruz denildiğini, işlemde kullanılan cihazın onay aldığını, davalıların üzerine düşen görevi yerine getirdiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.Mahkemece; İstanbul Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen rapor, ve dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; davacının vücudunda meydana gelen yanığın lazer epilasyonu işlemi sırasında olabilecek komplikasyonlardan olduğu, davalılara atfı kabil bir kusur bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir.Tarafların açıklamaları ile dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki akdi ilişkinin, TBK'nın 470 (BK. m. 355) ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklandığı açıktır.Davacı taraf iş-eser sahibi; davalı taraf ise yüklenicidir.Eser sözleşmesinde, işin uzmanı sayılan yüklenici, yapımını yüklendiği işi, özen borcu gereği olarak fen ve sanat kurallarına, sözleşme hükümlerine, kendisine duyulan güvene ve beklenen amaca uygun şekilde yapmakla ödevlidir.Eser sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayıran önemli özelliklerinden birisi sonuç sorumluluğu, yani tarafların iradeleri doğrultusunda yüklenici tarafından bir sonucun meydana getirilmesi taahhüdüdür. Zira; eser sözleşmesinde bir eserin yaratılıp teslim edilmesi borcu altına girilmektedir. Bu borcun altına giren taraf yani yüklenici, işin mahiyeti gereği işi sadakat ve özenle yerine getirmek zorundadır. Sadakat borcu, yüklenicinin iş sahibinin yararına olacak şeyleri yapması ve ona zarar verecek her türlü eylemden kaçınmasıdır.Eserin, sözleşmede kararlaştırılan niteliklerine, ya da iş sahibinin beklediği amaca uygun olmaması veya lüzumlu bazı vasıflardan bir ya da bir kaçının bulunmaması halinde ayıplı ifa edildiğinin kabulü gerekir.Eser sözleşmesinde yüklenici, belli bir sonucu (eser) taahhüt ettiğinden sonuç gerçekleşmesi için davacı iş sahibinin zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmeli, somut durumun gerektirdiği tedbirleri noksansız biçimde almalı, uygun tedaviyi belirleyip uygulamalı, uygulanan tedavide nadirde olsa görülebilecek olumsuz sonuçlara dair davacıyı aydınlatıp uyarmalı ve davacının bu hususta rızasını almışsa, eserini iş sahibi davacının ondan beklediği amaca uygun olarak tamamlayarak teslim etme yükümlülüğündedir.Somut olayda; davaya konu son seans işleminin 25/08/2009 tarihinde gerçekleştiği, hükme esas alınan Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan rapor öncesi davacının 07/09/2011 tarihinde muayene edildiği, olayın gerçekleşmesinden iki yılı aşkın süre sonra yapılan muayene sonucu ve dosyadaki belge, fotoğraf, cd içeriklerine göre rapor düzenlendiği anlaşılmaktadır. Oysa bu rapor manevi tazminat yönünden hükme esas alınacak nitelikte değildir.Dava konusu eylem nedeniyle başlatılan ceza yargılaması kapmasında; davacı hakkında Adana İl Sağlık Müdürlüğü Adli Tıp Birimi tarafından düzenlenen 1.9.2009 tarihli 24540 sayılı geçici raporda;" lazer epilasyona bağlı yanık oluştuğu şikayeti ile geldiği, sağ çene altında, sol kol sol koltuk altı, sol el üzerinde çok sayıda yaklaşık 0.5cm.lik yaygın yanıklar mevcut olduğunun belirtildiği, Adana Adli Tıp Şube Müdürlüğü'nün 1.9.2009 tarihli 8400 sayılı raporunda ise;" sağ çenede sol el sırtı ön kol koltuk altında çok sayıda yaklaşık 0.5cm uzunluğunda çizgisel tarzda lazer epilasyon yanığı nedeni ile getirildiği kayıtlı olduğu, ek patoloji bildirilmediğine göre yaşamsal tehlike oluşturmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun belirtildiği görülmektedir.Dinlenen tanık beyanlarına göre; davacı tanığı D.. K..'ün beyanında; davacının tedavi gören yerlerinin yanık içerisinde olduğunu, sonradan vücudunda kaldığını, bu sebeple polislik sınavına giremediğini, davacı tanığı N.. G..'ün beyanında; yanıkların olduğu gün davacının evinde olduklarını, tedaviden sonra yanıkların oluştuğunu, davacı tanığı Sevgin Künlev beyanında; tedaviden geldiğinde yanıklar içerisinde olduğunu ifade ettikleri görülmüştür.Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse, manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır.Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek, takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü, kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanunu’nun 4.maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir.O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.Hal böyle olunca, davalıların uyguladığı hatalı lazer epilasyon işlemi sonucunda, davacı iş sahibinin istediği sonuca ulaşamadığı, vücudunda yanıklar meydana geldiği, çektiği sıkıntı ve ızdırap da dikkate alındığında, davacı lehine uygun oranda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 14.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
- GÜVENLİK ÖNLEMLERİNİ ALMAYAN SİTE YÖNETİMİ VE GÜVENLİK ŞİRKETİ, HIRSIZLIK SUÇUNDAN DOĞAN ZARARDAN SORUMLUDUR.
Site İçinde Hırsızlık Olursa Kim Sorumlu? Günümüzde site, rezidans ve toplu konut yaşamı yaygınlaştıkça “site içinde hırsızlık olursa zararı kim karşılar?” sorusu da vatandaşlar açısından hayati hale gelmiştir. Özellikle gerekli güvenlik önlemlerini almayan site yönetimi ve güvenlik şirketlerinin , hırsızlık sonucu oluşan zararlardan hukuken sorumlu tutulabileceği , yerleşik Yargıtay içtihatlarıyla açıkça kabul edilmektedir. Site Yönetiminin Hukuki Sorumluluğu Site yönetimi, kat maliklerinden ve/veya kiracılardan topladığı aidatlar karşılığında ortak yaşam alanlarının güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük sadece kapıya güvenlik görevlisi koymakla sınırlı değildir. Site yönetiminin başlıca sorumlulukları şunlardır: Site giriş-çıkışlarının denetlenmesi Güvenlik kameralarının aktif ve çalışır durumda olması Aydınlatmanın yeterli seviyede sağlanması Güvenlik personelinin sayıca ve nitelik olarak yeterli olması Riskli alanlara ilişkin önleyici tedbirlerin alınması Bu önlemler alınmadığı veya kağıt üzerinde bırakıldığı takdirde, site yönetimi kusurlu davranmış sayılır. Güvenlik Şirketinin Sorumluluğu Site yönetimleri genellikle güvenlik hizmetini profesyonel güvenlik şirketlerinden temin eder. Ancak bu durum, sorumluluğun tamamen güvenlik şirketine devredildiği anlamına gelmez. Güvenlik şirketi açısından da: Sözleşmede taahhüt edilen güvenlik hizmetinin eksiksiz sunulması Devriye, kontrol ve gözetim görevlerinin yerine getirilmesi Şüpheli durumlara zamanında müdahale edilmesi zorunludur. Bu yükümlülüklerin ihlali halinde güvenlik şirketi de doğrudan sorumlu hale gelir. Yargıtay Kararı: Site Yönetimi ve Güvenlik Şirketi Tazminat Öder Bu konuda emsal nitelikteki bir kararda, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi; site içinde gerçekleşen hırsızlık olayında gerekli önlemleri almayan site yönetimi ve güvenlik şirketinin maddi zarardan sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Karara konu olayda: Site içinde bulunan konuta hırsız girmiş, Ziynet eşyaları çalınmış, Davacılar, site yönetimi ve güvenlik şirketine karşı maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Yerel mahkeme maddi tazminata hükmetmiş, karar temyiz edilmiş; Yargıtay ise kararı onamıştır . Böylece, site yönetimi ve güvenlik şirketinin kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Bu karar, uygulamada çok net bir ilkeyi ortaya koymaktadır: Site sakinleri, kusurları olmaksızın uğradıkları hırsızlık zararını, güvenliği sağlamakla yükümlü olanlardan talep edebilir. Tazminat Talep Edilebilir mi? Evet. Şartları oluştuğunda: Çalınan ziynet eşyaları Nakit para Elektronik eşyalar Diğer değerli mallar için maddi tazminat talep edilebilir. Manevi tazminat ise her somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilir. Önemli olan, hırsızlığın öngörülebilir ve önlenebilir nitelikte olması ve güvenlik zafiyetinin somut delillerle ortaya konulmasıdır. Vatandaşlar Ne Yapmalı? Site içinde hırsızlık mağduru olan kişiler: Derhal kolluk kuvvetlerine başvurmalı Olay yeri tespit ve tutanaklarını aldırmalı Güvenlik kamera kayıtlarının korunmasını talep etmeli Site yönetiminden ve güvenlik şirketinden yazılı açıklama istemeli Hukuki süreç için uzman bir avukattan destek almalıdır Bu adımlar, tazminat davasında ispat açısından kritik öneme sahiptir. Sonuç Aidat ödenen, güvenlik hizmeti sunulan bir sitede meydana gelen hırsızlık olaylarında, “zarar bana ait” düşüncesi hukuken doğru değildir. Gerekli güvenlik önlemlerini almayan site yönetimi ve güvenlik şirketi, hırsızlık suçundan doğan zarardan sorumludur. Yargıtay içtihatları bu konuda nettir ve vatandaş lehinedir. Somut olayınıza uygun hukuki değerlendirme ve tazminat süreci için profesyonel hukuki destek alınması, hak kaybı yaşanmaması açısından büyük önem taşır. YARGITAY 13. Hukuk Dairesi 2016/12054 E. , 2017/10564 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi Taraflar arasındaki maddi-manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılınedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davalı...A.Ş.avukatınca duruşmalı diğer davalı ve ihbar olunan avukatınca duruşmasız olarak temyiz edilmesi üzerineilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davalı ... Güv. Ltd. Şti. vekili avukat... ile davacılar vekiliavukat ...ın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunanların sözlü açıklamalarıdinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğusaptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. K A R A R Davacılar, 08/12/2013 tarihinde site içerisinde bulunan konutlarına hırsız girdiğini ve ziynet eşyalarının çalındığını ileri sürerek gerekli önlemleri almayan site yönetimi ve güvenlik şirketinden 25.000 TL maddi ve 5000 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Islah ile daha sonra maddi tazminat istemlerini 51.915,00 TL olarak artırmışlardır. Davalılar ayrı ayrı davanın reddini dilemişlerdir. Mahkemece, maddi tazminat isteminin kabulüne, manevi tazminat isteminin ise reddine karar verilmiş ;hüküm, davalılar ve ihbar olunan ...tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre yerinde olmayan davalıların tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 2-Her ne kadar, ihbar olunanlar tarafından da temyiz dilekçesi ibraz edilmiş ise de, hakkında olumlu ya da olumsuz hüküm kurulmayan ihbar olunanların kararı temyiz hakkı bulunmadığından dilekçelerinin reddine karar verilmesi gerekmiştir. Sonuç: yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalıların temyiz itirazlarının reddi ile hükmün davacılar lehine ONANMASINA, ikinci bent gereğince ihbar olunan ...tarafından verilen temyiz dilekçesinin REDDİNE, 1480,00 TL duruşma avukatlık parasının davalı ...ı A.Ş.'den alınarak davacılara ödenmesine, aşağıda dökümü yazılan 2.659,74 TL kalan harcın davalılardan alınmasına, peşin alınan 886,58 TL harcın ihbar olunanlara iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01/11/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.
- VASİ ATANAN KİŞİ, KISITLININ MALLARINI SATABİLİR Mİ?
Vesayet, Vasi Atama Süreci ve Mal Satışına İlişkin Hukuki Rehber Vesayet ve vasilik uygulamaları, özellikle yaşlılık, akıl hastalığı, zihinsel engel veya savurganlık gibi nedenlerle kişilerin hukuki işlemlerini tek başına yapamadığı durumlarda gündeme gelir. Uygulamada en çok merak edilen sorulardan biri ise şudur: Vasi atanan kişi, kısıtlının mallarını satabilir mi? Bu yazıda vesayet kavramından başlayarak, vasi atanma şartlarını, vasinin yetki ve yükümlülüklerini ve özellikle kısıtlının malvarlığının satışı konusunu ayrıntılı şekilde ele alıyoruz. Vesayet Nedir? Vesayet; ayırt etme gücünü kısmen veya tamamen kaybeden, kendi işlerini yönetemeyen ya da korunmaya muhtaç olan kişilerin hak ve menfaatlerini korumak amacıyla oluşturulan hukuki bir koruma kurumudur. Vesayet altına alınan kişiye kısıtlı , onun adına hukuki işlemleri yürüten kişiye ise vasi denir. Vesayet, bir ceza veya yaptırım değildir. Aksine, kısıtlının malvarlığını ve kişisel haklarını korumayı amaçlayan bir güvence mekanizmasıdır. Vasi Nasıl Atanır? Vasi, Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından atanır. Vasi atanması için mutlaka mahkeme kararı gerekir; aile bireylerinin kendi aralarında anlaşması tek başına yeterli değildir. Vasi Atanmasına Yol Açan Başlıca Haller Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı Sürekli bilinç kaybı, ağır hastalık Yaşlılık ve fiili ehliyetsizlik Savurganlık, alkol veya madde bağımlılığı Uzun süreli hapis cezası Mahkeme, çoğu zaman sağlık kurulu raporu alarak kişinin vesayet altına alınmasının gerekip gerekmediğini değerlendirir. Vasi Atandıktan Sonra Ne Yapılması Gerekir? Vasi atama kararı kesinleştikten sonra vasi, birtakım zorunlu işlemleri yerine getirmekle yükümlüdür: Malvarlığı defteri düzenlenir. Kısıtlının tüm taşınır ve taşınmaz malları, banka hesapları, alacakları ve borçları tespit edilir. Mahkemeye bildirim yapılır. Bu defter, vesayet makamına sunulur. Teminat gösterilmesi istenebilir. Mahkeme, kısıtlının malvarlığının korunması için vasiden teminat isteyebilir. Bu aşamalar, vasinin keyfi işlem yapmasını önlemek amacıyla zorunlu tutulmuştur. Vasinin Yükümlülükleri Nelerdir? Vasi, kısıtlının menfaatlerini her şeyin üstünde tutmak zorundadır. Başlıca yükümlülükleri şunlardır: Kısıtlının malvarlığını korumak Gereksiz harcamalardan kaçınmak Kısıtlının gelirlerini onun ihtiyaçları için kullanmak Her yıl hesap vererek gelir-gider bildiriminde bulunmak Mahkeme izni olmadan yasaklı işlemleri yapmamak Vasi, bu yükümlülüklere aykırı davranırsa görevden alınabilir ve doğan zararlardan şahsen sorumlu tutulabilir. Vasinin Yetkileri (İmkânları) Nelerdir? Vasi, kısıtlının günlük ve olağan ihtiyaçlarına ilişkin işlemleri yapabilir. Ancak kısıtlının malvarlığını doğrudan etkileyen işlemler bakımından mahkeme denetimi esastır. Özellikle şu işlemler Mahkeme izni gereklidir : Taşınmaz satışı Taşınmaz üzerinde ipotek kurulması Uzun süreli kira sözleşmeleri Büyük meblağlı borçlanmalar Vasi, Kısıtlının Mallarını Satabilir Mi? Vasi, tek başına ve serbestçe kısıtlının mallarını satamaz. Sulh Hukuk Mahkemesi izni olmadan yapılan satışlar hukuka aykırıdır ve geçersiz sayılabilir. Satışa ancak şu şartlarda izin verilir: Satışın kısıtlının yararına olması Satıştan elde edilecek bedelin kısıtlının ihtiyaçları için gerekli olması Malın korunmasının kısıtlı için külfet yaratması Kısıtlının Malının Satışında Usul Nedir? Mal satışı belirli bir hukuki prosedüre tabidir: Mahkemeye izin talebi. Vasi, satış gerekçesini açıkça belirterek mahkemeye başvurur. Değer tespiti yapılır. Taşınmazlar için bilirkişi raporu alınır. Satış şekli belirlenir. Çoğu durumda açık artırma esastır. Ancak mahkeme, pazarlık usulüne de izin verebilir. Bedelin kullanımı denetlenir. Satıştan elde edilen para, genellikle kısıtlının adına açılmış banka hesabına yatırılır ve harcamalar denetime tabidir. Mahkeme İzni Olmadan Satış Yapılırsa Ne Olur? İzin alınmadan yapılan satışlar: Geçersiz sayılabilir Vasi hakkında tazminat sorumluluğu doğurabilir Görevden alınmaya kadar varan yaptırımlar uygulanabilir Bu nedenle vasilik görevinde en küçük tereddütte dahi hukuki destek alınması hayati önem taşır. Sonuç: Vasilik Yetki Değil, Sorumluluktur Vasi atanmak, geniş bir serbesti değil; yüksek düzeyde hukuki sorumluluk anlamına gelir. Kısıtlının mallarının satışı, ancak mahkeme izni , kısıtlının yararı ve hukuka uygun usul çerçevesinde mümkündür. Uygulamada yapılan en büyük hatalardan biri, “Ben vasisiyim, satarım” düşüncesidir. Bu yaklaşım ciddi hukuki sonuçlar doğurabilir.
- KUR FARKI ALACAĞI TALEP EDİLEBİLİR Mİ? | Detaylı Hukuki Rehber
Kur farkı alacağı (dövizli veya dövize endeksli ticari ilişkilerde ödeme günündeki kur değişiminden doğan fark), uygulamada en çok “Sözleşmede yazmıyordu”, “TL çekle ödedim, yine de kur farkı istenir mi?”, “Kur farkı faturası tek başına borç doğurur mu?” sorularında düğümlenir. Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı şunu söylüyor: Kur farkı kendiliğinden doğan otomatik bir alacak değildir; talep edilebilmesi için somut dayanak gerekir. 1) Önce temel kural: Döviz borcu nasıl ödenir? Türk Borçlar Kanunu’na göre para borcu kural olarak Türk Lirası ile ödenir; ancak borç yabancı para üzerinden kararlaştırılmışsa ve sözleşmede “aynen ödeme” gibi bir ifade yoksa, borçlu ödeme günündeki rayiç üzerinden TL ile ödeme yapabilir. Ödeme gününde ödenmezse alacaklı da belirli koşullarla aynen veya TL karşılığı üzerinden talepte bulunabilir. Ticari işlerde ise, mal/hizmet tedarikinde ödeme tarihinde ödenmeyen borçlarda temerrüt ve sonuçlarına dair Türk Ticaret Kanunu’nda ayrıca düzenleme bulunur. 2) Yargıtay’a göre kur farkı ne zaman istenir? A) Sözleşmede (veya sipariş/teklif/proforma gibi yazılı belgelerde) açık hüküm varsa Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin kararlarında, kur farkının istenebilmesi için çoğunlukla şu iki temel dayanak aranır: Taraflar arasındaki sözleşmede kur farkına ilişkin açık hüküm , veya Asıl faturada döviz karşılığının açık biçimde gösterilmesi / ilişkinin döviz üzerinden yürüdüğünün anlaşılması . Bu yaklaşım, örneğin 19. HD’nin 2016/12505 E., 2017/8069 K. sayılı kararında “açık hüküm ya da asıl faturada döviz karşılığı” vurgusuyla görülür. Benzer şekilde 19. HD’nin 2017/3549 E., 2018/4033 K. sayılı kararında da kur farkı için sözleşme/fatura üzerinden kurulan dayanak açıkça öne çıkar. Önemli pratik sonuç: Kur farkı hükmü yalnızca “ana sözleşme”de değil; sipariş formu, teklif formu, proforma fatura, teyit yazısı gibi yazılı belgelerde açıkça yer alıyorsa da uyuşmazlıklarda belirleyici olabilir. B) “Vade günü” ile “fiili ödeme günü” arasındaki fark yüzünden doğuyorsa Yargıtay 19. HD, dövizli bedelin vade gününde ödenmesi gerekirken daha sonra ödenmesi halinde, vade günündeki kur ile fiili ödeme günündeki kur arasındaki farkın istenebileceğini kabul eden kararlar vermiştir. C) Kur farkı faturaları defterlere kaydedilmiş/benimsenmişse Hukuk Genel Kurulu’nun 2007/19-553 E., 2007/547 K. sayılı kararında; borçlunun aynı ilişkiden doğan bazı kur farklarını ödemesi ve kur farkı faturalarını kabul ederek ticari defterlerine kaydetmesi gibi olgular, sorumluluğun değerlendirilmesinde önem kazanır. 3) Kur farkı hangi hallerde istenemez? (En kritik tuzaklar) A) TL çekle ödeme “kabul edilmişse” kur farkı talebi zorlaşabilir Uygulamada en çok karşılaşılan itiraz: “Ben TL çek verdim, sattığınız malın TL bedelini kabul ettiniz.” Yargıtay 19. HD’nin 2015/11192 E., 2016/2067 K. sayılı kararında; ödemeyi TL çek olarak kabul eden alacaklının sonradan kur farkı isteyemeyeceği yönünde değerlendirme yapıldığı görülmektedir. Bu ne demek? Eğer tarafların yazılı belgelerinde kur farkı mekanizması yoksa, Alacaklı TL çekle tahsilatı “sonlandırıcı” şekilde kabul etmişse, Üstelik uzun süreli ilişkide daha önce kur farkı istenmemişse, Kur farkı talebi dürüstlük kuralı / somut olayın şartları bakımından reddedilebilir. B) Yazılı dayanak yoksa, “sonradan kesilen kur farkı faturası” tek başına yetmeyebilir Kur farkı faturası uygulamada çok kesilir; ancak bu faturanın tek başına borç doğurduğunu varsaymak risklidir. Nitekim kur farkı faturası, ticaret hukuku anlamında her zaman “TTK 21’deki fatura” gibi sonuç doğurmayabilir; daha çok vergisel kayıt/uyum amacıyla düzenlendiği vurgulanır. 4) Kur farkı faturasının (ve vergisel boyutun) doğru anlaşılması Kur farkı, vergi uygulamasında KDV matrahıyla ilişkilendirilebilen bir unsur olarak ele alınır; kur farkı lehine olan tarafın KDV oranına göre fatura düzenlemesi gibi sonuçlar doğabilir. Ama kritik ayrım şu: Vergisel olarak faturalandırma gerekebilir, Ancak özel hukuk açısından “kur farkı alacağı” talep edebilmek için yine sözleşmesel/ispata dayalı bir temel aranır. 5) Uygulamada “kur farkı talep edilebilir mi?” sorusuna hızlı kontrol listesi Aşağıdaki sorulara verilen “evet” cevabı sayısı arttıkça kur farkı talebi güçlenir: Bedel döviz üzerinden mi kararlaştırıldı veya dövize endeksli mi? Sözleşmede/sipariş-teklif/proformada kur farkı alınacağı açıkça yazıyor mu? Asıl faturalarda döviz karşılığı açıkça gösteriliyor mu? Vade günü geçti mi ve ödeme daha sonra mı yapıldı? (vade/fiili ödeme kuru farkı) Borçlu daha önce kur farkı ödemiş mi veya kur farkı faturalarını defterlerine kaydetmiş mi? Ödeme TL çekle yapıldıysa, çekin hesaba geçtiği gün kurunun esas alınacağı gibi bir hüküm var mı? 6) Sözleşmeye konulacak “kur farkı” şartı nasıl yazılmalı? Yargıtay uygulamasının aradığı “açıklık” için maddede şu unsurlar net olmalı: Bedelin hangi para birimiyle belirlendiği (USD/EUR vb.) Ödemenin TL yapılması halinde hangi kurun esas alınacağı (TCMB döviz satış kuru/efektif vb.) Kurun hangi tarih itibarıyla alınacağı (vade günü mü, fiili ödeme günü mü?) Vadede ödeme yapılmazsa kur farkının ayrıca talep edileceği Kur farkı için fatura düzenlenebileceği Bu netlik, sonradan “kur farkı yoktu” itirazını ciddi ölçüde zayıflatır. 7) Dava ve icra takibinde ispat: En çok yapılan hata Kur farkı uyuşmazlıklarında mahkemeler, “cari hesap ekstresi yorumuyla” değil; asıl faturalar, sipariş/teklif formları, ödeme tarihleri ve kur hesabı üzerinden somut hesap yapılmasını ister. Yargıtay’ın bazı bozma gerekçelerinde bu nokta açıkça görülür. Sonuç: Kur farkı alacağı her olayda istenmez; ama doğru kurgulanırsa güçlü bir taleptir Yazılı dayanak + doğru kur tarihi + doğru hesap varsa kur farkı talebi güçlenir. TL çekle tahsilatın “kur farkından feragat” gibi yorumlanabileceği durumlarda talep zayıflayabilir. Kur farkı faturası vergi/ kayıt boyutunda önemli olsa da, özel hukukta talep için çoğu kez sözleşmesel temel ve ispat gerekir. Ticari işletmeyi ve alacağı riske atacak bir ilişkiye girmeden önce alanında uzman bir avukattan görüş alınması hayati önem taşır.
- TAŞINIR TESLİMİNE İLİŞKİN İLAMLI İCRA (İİK m. 24) | Ayıpsız Misli ile Değişim Kararlarının İcrası ve Tüketici Hakem Heyeti Kararlarının Uygulanması
Ayıpsız Misli ile Değişim Kararlarının İcrası ve Tüketici Hakem Heyeti Kararlarının Uygulanması Tüketici uyuşmazlıklarında en sık karşılaşılan kararlardan biri, ayıplı malın ayıpsız misli ile değiştirilmesine ilişkindir. Özellikle Tüketici Hakem Heyeti tarafından verilen bu yöndeki kararların, satıcı veya sağlayıcı tarafından yerine getirilmemesi hâlinde, kararın nasıl icra edileceği uygulamada ciddi tereddütlere yol açmaktadır. İşte bu noktada İcra ve İflas Kanunu’nun 24. maddesi , taşınır teslimine ilişkin ilamlı icranın temel dayanağını oluşturmaktadır. Bu yazıda; İlamlı icranın ne olduğu, İİK m. 24 kapsamında taşınır teslimi icrası, Ayıpsız misli ile değişim kararlarının icrası, Tüketici Hakem Heyeti kararlarının ilam niteliği vatandaşın anlayabileceği bir dille ve uygulama odaklı olarak açıklanmaktadır. İLAMLI İCRA NEDİR? İlamlı icra , bir mahkeme kararı veya kanunen ilam niteliğinde sayılan bir karar a dayanılarak başlatılan icra yoludur. Bu takip yolunda borçlunun, borcun varlığına itiraz etme imkânı yoktur. İcra müdürlüğü, kararın gereğini doğrudan yerine getirmekle yükümlüdür . İlamlı icra şu kararlar için söz konusu olur: Mahkeme ilamları Mahkeme kararı hükmünde olan diğer kararlar Kanunen ilam niteliği tanınmış idari veya yarı yargısal kararlar TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ KARARLARI İLAM NİTELİĞİNDE MİDİR? Evet. Tüketici Hakem Heyeti kararları , 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun uyarınca ilam niteliğindedir . Bu şu anlama gelir: Karar kesinleştiğinde, Satıcı kararı kendiliğinden uygulamazsa, Tüketici ilamlı icra yoluna başvurabilir , Ayrı bir dava açılmasına gerek yoktur. Bu yönüyle tüketici hakem heyeti kararları, icra hukukunda son derece güçlü ve doğrudan uygulanabilir kararlardır. Bununla birlikte tüketici hakem heyeti kararlarının icrası için kararın kesinleşmesine gerek yoktur. İİK m. 24 NEDİR? TAŞINIR TESLİMİNE İLİŞKİN İCRA NASIL YAPILIR? İİK m. 24 , bir ilamda taşınır bir malın teslimine karar verilmişse, bu kararın nasıl icra edileceğini düzenler. Maddeye göre: İlamda belirtilen taşınır mal borçludan alınır, Alacaklıya zorla teslim edilir , Borçlu direnir veya teslimden kaçınırsa zor kullanılır , Gerekirse kolluk kuvvetlerinden yardım alınır. Bu hüküm, sadece klasik “mal teslimi” kararları için değil, ayıpsız misli ile değişim kararları için de uygulanır. AYIPSIZ MİSLİ İLE DEĞİŞİM KARARLARININ İCRASI NASIL YAPILIR? Tüketici hakem heyeti veya mahkeme tarafından verilen “ayıplı malın ayıpsız misli ile değiştirilmesine” ilişkin kararlar, hukuken bir taşınır teslimi borcu doğurur. Bu nedenle icra yolu şudur: Karar kesinleşir. Satıcı kararı uygulamaz. Tüketici, ilamlı icra takibi başlatır. Takip dayanağı: İİK m. 24 İcra müdürlüğü, ayıpsız mislinin teslimini sağlar. Satıcı “stok yok”, “üretim durdu”, “muadil verelim” gibi gerekçelerle kararı uygulamaktan kaçınamaz. Karar ne diyorsa aynen uygulanır. MAL TESLİM EDİLEMEZSE NE OLUR? Uygulamada sık karşılaşılan sorunlardan biri, satıcının malı teslim etmemesi veya teslim edemediğini iddia etmesidir. Bu durumda: İcra müdürlüğü teslimin neden yapılamadığını tespit eder, Teslimin imkânsız hâle geldiği anlaşılırsa, Bedel icrasına geçilmesi gündeme gelir. İlamda malın değeri yazıyorsa o değer üzerinden, yazmıyorsa icra dairesinin yapacağı tespit üzerinden takibe devam edilir. Gerekirse tazminat ve faiz talepleri doğar. Ancak bu aşama istisnaidir . Asıl olan, kararın aynen yerine getirilmesidir . UYGULAMADA EN SIK YAPILAN HATALAR Tüketici hakem heyeti kararına rağmen yeni dava açılması İlamsız icra yoluna başvurulması Yanlış icra maddesine dayanılması Satıcının oyalayıcı beyanlarına güvenilmesi Bu hatalar, süreci uzatır ve tüketicinin hak kaybına uğramasına neden olabilir. SONUÇ: AYIPSIZ MİSLİ KARARLARI KAĞIT ÜZERİNDE KALMAZ Ayıplı malın ayıpsız misli ile değiştirilmesine ilişkin tüketici hakem heyeti kararları: İlam niteliğindedir , Doğrudan icraya konulabilir , İİK m. 24 kapsamında zorla yerine getirilir, Satıcının keyfi tutumlarıyla etkisiz hâle getirilemez. Bu nedenle tüketiciler, hakem heyeti kararlarını aldıktan sonra haklarını icra yoluyla etkin biçimde kullanmalıdır . Uygulamada doğru icra yolunun seçilmesi ise, çoğu zaman sürecin kaderini belirler.
- CEZA HUKUKUNDA SERİ MUHAKEME USULÜ NEDİR? | Şartları, Kapsamı, Avantajları ve Sanık Açısından Sonuçları
Ceza yargılamasında yıllarca süren davalar hem sanık, hem mağdur hem de toplum açısından ciddi hak kayıplarına yol açabiliyordu. Bu sorunu azaltmak amacıyla 2019 yılında Ceza Muhakemesi Kanunu’na eklenen düzenlemeyle seri muhakeme usulü uygulamaya girdi. Peki seri muhakeme nedir? Hangi suçlarda uygulanır? Sanık kabul etmek zorunda mı? İndirim ne kadar? Hüküm sicile işler mi? Bu yazıda seri muhakeme usulünü tüm yönleriyle, sade ve anlaşılır şekilde ele alıyoruz. 1. Seri Muhakeme Usulü Nedir? Seri muhakeme usulü, bazı suçlarda iddianame düzenlenmeden, klasik yargılama sürecine geçilmeden, hızlı şekilde hüküm kurulmasını sağlayan özel bir ceza yargılama yöntemidir. Bu sistemde: Cumhuriyet savcısı soruşturmayı tamamlar, Suçun seri muhakeme kapsamında olduğunu tespit eder, Şüpheliye teklif sunar, Şüpheli kabul ederse belirli oranlarda ceza indirimi uygulanarak dosya mahkemeye gönderilir, Mahkeme usule uygunluk denetimi yaparak hüküm kurar. Amaç: Yargılamayı hızlandırmak ve iş yükünü azaltmak. 2. Seri Muhakeme Usulü Hangi Kanunda Düzenlenmiştir? Seri muhakeme usulü, Ceza Muhakemesi Kanunu m. 250 hükmünde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre belirli suçlar bakımından savcı, kamu davası açmadan önce seri muhakeme teklifinde bulunmak zorundadır. 3. Seri Muhakeme Usulü Hangi Suçlarda Uygulanır? Seri muhakeme her suçta uygulanmaz. Kanunda tek tek sayılan suçlarla sınırlıdır. Başlıca uygulama alanları şunlardır: Basit yaralama (TCK m. 86/2) Tehdit (basit hali) Hakaret Konut dokunulmazlığının ihlali (basit hali) Mala zarar verme (basit hali) Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma Trafik güvenliğini tehlikeye sokma Resmi belgede sahtecilik (belirli durumlar) Suçun ağırlaştırılmış hali varsa veya başka suçlarla birlikte işlenmişse seri muhakeme uygulanmayabilir. 4. Seri Muhakeme Süreci Nasıl İşler? Aşama 1: Savcının Teklifi Cumhuriyet savcısı, suçun seri muhakeme kapsamında olduğunu tespit ederse şüpheliye teklifte bulunur. Bu teklif sırasında: Şüpheliye bir müdafi atanır (avukat zorunludur) Hakları açıklanır Kabul edip etmeyeceği sorulur Aşama 2: Şüphelinin Kabulü Şüpheli kabul ederse: Savcı temel cezayı belirler Ceza üzerinden yarı oranında indirim uygulanır Dosya mahkemeye gönderilir Şüpheli kabul etmezse klasik yargılama süreci başlar. 5. Ceza İndirimi Ne Kadardır? Seri muhakemede en önemli avantaj: Belirlenen ceza üzerinden yarı oranında indirim yapılmasıdır. Örnek: 2 yıl hapis cezası öngörülen bir suçta Seri muhakeme kabul edilirse ceza 1 yıla düşer. Ardından: Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) Erteleme Adli para cezasına çevirme gibi seçenekler gündeme gelebilir. 6. Mahkeme Ne Yapar? Mahkeme, dosyayı esastan yargılamaz. Şunları denetler: Suç seri muhakeme kapsamında mı? Şüpheli özgür iradesiyle kabul etti mi? Müdafi huzurunda beyan alındı mı? Ceza doğru hesaplandı mı? Usule uygunluk varsa hüküm kurar. 7. Seri Muhakemeyi Kabul Etmek Zorunlu mu? Hayır. Şüpheli seri muhakemeyi kabul etmek zorunda değildir. Kabul etmezse: Dosya ceza davasına dönüşür İddianame düzenlenir Duruşmalı yargılama yapılır Ancak kabul edilmediği için ayrıca ceza artırımı yapılmaz. 8. Seri Muhakeme Sicile İşler mi? Evet. Kurulan hüküm adli sicile işlenir. Ancak: HAGB kararı verilirse sabıka kaydında görünmez, Belirli şartlarda arşiv kaydı söz konusu olabilir. Bu nedenle karar öncesinde mutlaka hukuki değerlendirme yapılmalıdır. 9. Seri Muhakemenin Avantajları Yarı oranında ceza indirimi Kısa sürede sonuçlanma Duruşma stresinin olmaması Yargılama giderlerinin azalması Cezaevi riskinin düşmesi 10. Seri Muhakemenin Riskleri Suçlamayı fiilen kabul anlamına gelir Deliller yeterince tartışılmaz Beraat ihtimali ortadan kalkar Sicil kaydı oluşabilir Bu nedenle her dosyada otomatik olarak kabul edilmesi doğru değildir. 11. Seri Muhakeme ile Basit Yargılama Arasındaki Fark Seri muhakeme soruşturma aşamasında uygulanır. Basit yargılama ise kovuşturma aşamasında, mahkeme tarafından uygulanır. Basit yargılamada indirim oranı genellikle 1/4’tür.Seri muhakemede indirim 1/2’dir. 12. Seri Muhakeme Kabul Edilmeden Önce Nelere Dikkat Edilmeli? Bir vatandaş açısından en kritik sorular şunlardır: Deliller gerçekten yeterli mi? Beraat ihtimali var mı? Ceza ertelenebilir mi? HAGB uygulanabilir mi? Meslek hayatımı etkiler mi? Kamu görevine engel olur mu? Özellikle memurlar, güvenlik görevlileri, kamu çalışanları ve özel sektörde belirli pozisyonlarda çalışanlar açısından kararın uzun vadeli etkileri mutlaka değerlendirilmelidir. 13. Seri Muhakeme Hangi Durumlarda Uygulanmaz? Aşağıdaki hallerde seri muhakeme uygulanamaz: Suç ağırlaştırılmış haldeyse Birden fazla suç varsa ve biri kapsam dışıysa Şüpheli kabul etmezse Suç uzlaştırma kapsamında ise (önce uzlaştırma şartları değerlendirilir) 14. Vatandaş İçin Pratik Örnek Örneğin basit tehdit suçu isnadıyla ifade verdiniz. Savcı seri muhakeme teklif etti. Dosyada güçlü deliller var. 1 yıl 6 ay hapis cezası öngörülüyor. Seri muhakeme kabul edilirse: Ceza 9 aya düşer, Sicil durumunuza göre muhtemelen HAGB uygulanır, Cezaevine girmezsiniz, Dava aylarca sürmez. Ancak deliller zayıfsa ve beraat ihtimali varsa, kabul etmek doğru olmayabilir. 15. Sonuç: Seri Muhakeme Her Zaman Avantajlı mı? Hayır. Seri muhakeme usulü hızlı ve indirimli bir çözüm sunar; ancak her dosyada en doğru seçenek değildir. Özellikle: Suçun oluşmadığı düşünülüyorsa, Deliller tartışmalıysa, Hukuka aykırılık varsa, klasik yargılama daha doğru olabilir. Bu nedenle seri muhakeme teklifini kabul etmeden önce dosya mutlaka detaylı analiz edilmelidir. Sık Sorulan Sorular Seri muhakeme kabul edilirse itiraz edilebilir mi? Belirli usul hatalarına karşı kanun yolu mümkündür. HAGB seri muhakemede uygulanabilir mi? Evet, şartları varsa uygulanabilir. Teklif geri alınabilir mi? Mahkeme hüküm kurana kadar belirli durumlarda mümkündür. Ceza yargılamasında atılacak her adım, kişinin özgürlüğünü, mesleğini ve sosyal hayatını doğrudan etkiler. Seri muhakeme usulü hızlı bir çözüm sunar; ancak bilinçsizce kabul edilmemelidir.
- İŞE İADE DAVASI REHBERİ
Hukuki Tanımı, Şartları, Süresi ve Dava Hakkında Her Şey İşe iade davası, iş güvencesi kapsamında yer alan işçilerin geçerli bir neden olmaksızın işten çıkarılmaları halinde başvurabilecekleri en önemli hukuki yollardan biridir. Bu dava türü, yalnızca işçinin yeniden işe başlatılmasını değil; aynı zamanda iş güvencesinin fiilen korunmasını , keyfi fesihlerin önlenmesini ve işverenin hukuka uygun davranmaya zorlanmasını amaçlar. Bu rehberde; işe iade davasının ne olduğu, kimlerin bu davayı açabileceği, hangi şartların gerektiği, sürelerin nasıl işlediği, dava sürecinin nasıl ilerlediği ve işe iade kararının sonuçlarının neler olduğu tüm yönleriyle ele alınmaktadır. İŞE İADE DAVASI NEDİR? İşe iade davası; belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışan bir işçinin, iş sözleşmesinin geçerli bir nedene dayanmadan feshedildiğini ileri sürerek, işine geri dönmek amacıyla açtığı davadır. Bu dava, işçinin “işten çıkarılmasının haksız olduğu” iddiasına dayanır. Amaç yalnızca tazminat almak değil; iş akdinin hukuken devam ettiğinin tespiti ve işçinin yeniden işe başlatılmasıdır . İŞE İADE DAVASININ AMACI İşe iade davasının temel amaçları şunlardır: Keyfi ve hukuka aykırı fesihlerin önüne geçmek İş güvencesi ilkesini korumak İşverenin fesih hakkını sınırsız şekilde kullanmasını engellemek İşçinin ekonomik ve sosyal güvenliğini sağlamak Bu nedenle işe iade davası, yalnızca bireysel bir hak arama yolu değil; aynı zamanda çalışma hayatında denge unsuru dur. İŞE İADE DAVASI AÇABİLME ŞARTLARI Her işten çıkarılan işçi işe iade davası açamaz. Kanun, bu dava için belirli ve sıkı şartlar öngörmüştür. 1. Belirsiz Süreli İş Sözleşmesi İşe iade davası yalnızca belirsiz süreli iş sözleşmeleri için mümkündür. Belirli süreli iş sözleşmesiyle çalışan işçiler, kural olarak işe iade davası açamaz. 2. İşyerinde En Az 30 İşçi Çalışıyor Olmalı İşverenin, işçinin çalıştığı işyerinde en az 30 işçi çalıştırıyor olması gerekir. Bu sayı belirlenirken; Aynı işverenin Aynı işkolundaki Türkiye genelindeki işyerleri birlikte değerlendirilir. 3. İşçinin En Az 6 Aylık Kıdemi Olmalı İşçinin, fesih tarihinde işyerindeki kıdeminin en az 6 ay olması gerekir. Bu süre hesaplanırken fiilen çalışılan süreler dikkate alınır. 4. İşveren Vekili Olmamak İşveren adına işçi çıkarma ve işe alma yetkisi bulunan üst düzey işveren vekilleri , işe iade davası açamaz. Ancak her yönetici işveren vekili sayılmaz; yetkinin kapsamı önemlidir. 5. Feshin Geçerli Nedene Dayanmaması İşveren, iş sözleşmesini feshederken geçerli bir neden göstermek zorundadır . Geçerli nedenler genel olarak üç başlık altında toplanır: İşçinin yeterliliğinden kaynaklanan nedenler İşçinin davranışlarından kaynaklanan nedenler İşletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan nedenler Bu nedenler somut, gerçek ve ispatlanabilir olmalıdır. Aksi halde fesih geçersiz sayılır. GEÇERLİ NEDEN – HAKLI NEDEN FARKI Uygulamada en çok karıştırılan konulardan biri budur. Haklı neden : İşverene derhal fesih hakkı verir, işe iade davası açılamaz. Geçerli neden : Bildirimli fesih sebebidir, denetime tabidir, işe iade davasına konu olabilir. İşveren, haklı neden ileri sürdüğünü iddia etse bile bunu ispatlamak zorundadır . İŞE İADE DAVASINDA ARABULUCULUK ZORUNLU MU? Evet. İşe iade davası açmadan önce zorunlu arabuluculuğa başvurulması gerekir. Arabuluculuk başvurusu yapılmadan açılan dava usulden reddedilir . Arabuluculuk süreci sonunda anlaşma sağlanamazsa, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren 2 hafta içinde dava açılmalıdır . İŞE İADE DAVASINDA SÜRELER (EN KRİTİK NOKTA) İşe iade davalarında süreler hak düşürücüdür . İş sözleşmesinin fesih bildiriminin tebliğinden itibaren 1 AY içinde arabulucuya başvurulmalıdır. Arabuluculukta anlaşma sağlanamazsa, 2 HAFTA içinde işe iade davası açılmalıdır. Bu süreler kaçırılırsa, işe iade hakkı tamamen ortadan kalkar . İŞE İADE DAVASI NASIL AÇILIR? Yetkili mahkeme: İşçinin çalıştığı yer ya da işverenin merkezinin bulunduğu iş mahkemesi Görevli mahkeme: İş Mahkemesi Dava basit yargılama usulüne tabidir Dava dilekçesinde; feshin geçersizliği, işe iade talebi ve iş güvencesi hükümleri açıkça belirtilmelidir. İŞE İADE DAVASINDA İSPAT YÜKÜ KİME AİTTİR? Feshin geçerli nedene dayandığını ispat yükü işverene aittir. İşçi ise feshin başka bir nedene dayandığını iddia ediyorsa, bunu ispatlamakla yükümlüdür. MAHKEME İŞÇİYİ HAKLI BULURSA NE OLUR? Mahkeme feshin geçersiz olduğuna karar verirse: 1. İşçinin İşe İadesine Karar Verilir İşveren, işçiyi işe başlatmak zorundadır. 2. İşe Başlatmama Tazminatı İşveren işçiyi işe başlatmazsa; En az 4 aylık En fazla 8 aylık ücret tutarında tazminat öder. 3. Boşta Geçen Süre Ücreti İşçi, çalıştırılmadığı süre için en fazla 4 aya kadar ücret ve diğer haklarını alır. İŞÇİ KARAR SONRASI NE YAPMALI? Mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra işçi; 10 iş günü içinde işverene başvurarak işe başlamak istediğini bildirmelidir. Bu başvuru yapılmazsa, işe iade hakkı kaybedilir. İŞE İADE DAVASI NE KADAR SÜRER? Ortalama dava süresi: 6 – 12 ay İstinaf süreci ile birlikte uzayabilir Ancak işe iade davaları ivedi yargılama kapsamında değerlendirilir İŞE İADE DAVASI NEDEN PROFESYONEL TAKİP EDİLMELİ? İşe iade davaları; Sürelerin çok kısa olması Usul hatalarının telafisinin mümkün olmaması İspat ve hukuki nitelendirmenin kritik önemde olması nedeniyle mutlaka uzman bir iş hukuku avukatı tarafından yürütülmelidir. Yanlış bir adım, geri dönülmesi mümkün olmayan hak kayıplarına yol açabilir. SONUÇ: İŞE İADE DAVASI BİR HAKTIR, AMA ZAMANLA SINIRLIDIR İşe iade davası; işçinin iş güvencesini koruyan en güçlü hukuki mekanizmalardan biridir. Ancak bu hak; Belirli şartlara Kesin sürelere Usul kurallarına sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle işten çıkarılan her işçinin, vakit kaybetmeden uzman bir avukattan hukuki destek alması büyük önem taşır.
- KİRA TESPİT DAVASINDA BİLİRKİŞİ RAPORUNUN İÇERMESİ GEREKEN TESPİTLER | Güncel Yargıtay Kararı
Kira Tespit Davasında Bilirkişi Raporu Nasıl Olmalı? Yargıtay’ın “Yetersiz Raporla Hüküm Kurulamaz” Uyarısı (2025/3101 E. – 2025/4808 K., 14.10.2025) Kira bedelinin tespiti davaları nda sonuç çoğu zaman tek bir şeye bakar: bilirkişi raporu gerçekten “doğru yöntemle” mi hazırlanmış? Çünkü Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 14.10.2025 tarihli güncel kararında, TBK m. 344/3’teki kriterleri karşılamayan ve “emsal” kavramını şeklen kullanan raporlarla hüküm kurulmasını açıkça hukuka aykırı bulmuş; kararın bozulması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yazıda, söz konusu kararı merkeze alarak, kira tespit davasında bilirkişi incelemesinin hangi hususları mutlaka içermesi gerektiği ele alınmaktadır. 1) Kira tespit davasında “doğru bilirkişi raporu” neden hayati? Kira tespit davaları, özellikle 5 yılın dolması veya 5 yıldan sonra yenilenen dönemler bakımından “hak ve nesafet (hakkaniyet)” eksenine oturur. Bu aşamada hâkim; TÜFE on iki aylık ortalama değişim oranını , kiralananın durumunu , emsal kira bedellerini birlikte değerlendirerek kira bedelini hakkaniyete uygun biçimde belirler. İşte bilirkişi raporu, tam da bu üç ayağı somut veriyle taşımalıdır. Yargıtay’ın bozma gerekçesi de burada başlar: Rapor, TBK m. 344/3 kriterlerine göre inceleme içermiyorsa hüküm kurmaya elverişli değildir. 2) Yargıtay’ın kararındaki net mesaj: “Emsal var demek yetmez, emsalin belgesi ve karşılaştırması şart” Kararda Yargıtay, emsal olarak değerlendirilen taşınmazların kira sözleşmelerinin dosyaya getirtilmesini; tespit istenen döneme yakın başlangıç tarihli emsal sözleşmeler için taraflara yeniden fırsat verilmesini ve buna göre yeniden bilirkişi raporu alınmasını zorunlu görmüştür. “Emsal” diye sunulan yerler gerçekten emsal mi, değil mi; ancak şu sorular cevaplanınca anlaşılır: O taşınmaz kiraya verildi mi , verilmediyse neden emsal sayılıyor? Verildiyse kira sözleşmesi var mı , bedeli ve şartları ne? Başlangıç tarihi tespit dönemiyle yakın mı ? Taşınmazın niteliği ve kullanım biçimi dava konusu yerle karşılaştırılabilir mi ? Yargıtay, bunların raporda tek tek ve gerekçeli şekilde bulunmasını arıyor. 3) Bilirkişi raporu hangi hususları mutlaka içermeli? (Karara göre kontrol listesi) Aşağıdaki liste, Yargıtay’ın kararındaki kriterlerden “olmazsa olmazlar”dır: A) Emsallerin belgelenmesi ve dosyaya alınması Emsal taşınmazların kira sözleşmeleri (aslı veya onaylı örneği) dosyaya kazandırılmalı. Tespit istenen döneme yakın başlangıç tarihli emsal sözleşmeler için taraflara delil sunma imkânı tanınmalı. B) Yerinde inceleme: “Masa başı rapor” değil, somut gözlem Bilirkişi; dava konusu taşınmazı ve taraf emsallerini tek tek görmeli , incelemeli. C) Karşılaştırma kriterleri açıkça yazılmalı Raporda; dava konusu yer ile her bir emsal arasındaki farklar, kira bedeline etkisiyle birlikte somutlaştırılmalı. Yargıtay’ın özellikle işaret ettiği başlıklar: Konum/çevre , Nitelik , Kullanım şekli (ör. konut, dükkân, yurt vb.), Kira başlangıç tarihi , Kira süresi , Kira parasına etki eden diğer tüm nitelikler . D) “Neden bu emsal uygun?” sorusuna gerekçeli yanıt Emsal kira bedellerinin niçin uygun emsal sayıldığı raporda somut gerekçelerle açıklanmalı. E) TBK m. 344/3 kriterleriyle uyumlu sonuç üretme Rapor; TÜFE (12 aylık ortalama) , kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri üçlüsünü birlikte değerlendirmeli. F) Hakkaniyet (hak ve nesafet) indirimi mantığı Uygulamada “boş olarak yeniden kiraya verilse getireceği bedel” tespit edilir; sonra hâkim, kiracılık süresi ve sözleşmenin amacı gibi unsurlarla makul bir indirime gider. Karar, bu mantığı hatırlatır ve raporun buna elverişli veri üretmesini bekler. 4) Yargıtay bu kararda hangi raporu “yetersiz” buldu? Somut olayda rapor, emsal olarak iki öğrenci yurdundan bahsedip yurt ücretleri üzerinden bir değerlendirme yapmış; fakat: Bu yerlerin kira sözleşmesine konu olup olmadığı , kira bedellerinin ne olduğu , emsal kabulünün nedenleri gibi kritik noktaları açıklamamıştır. Ayrıca raporda; döviz kurları, altın fiyatları gibi parametrelerle bir hesaplama yöntemi izlenmesi ve bunun ortalamasının esas alınması, TBK m. 344/3’ün aradığı çerçeveyle örtüşmediği için eleştirilmiştir. Sonuç: Bu rapor hüküm kurmaya elverişli değildir. 5) Pratik sonuç: Dava açarken veya davayı takip ederken nelere dikkat edilmeli? Bu kararın sahaya etkisi çok net: “Emsal” diye sunulan şey, gerçekten emsal mi? Emsal diye dosyaya giren yerlerin kira sözleşmesi yoksa, raporun değeri düşer. Emsal kira sözleşmelerinin celbi mahkemeden kesinlikle talep edilmelidir. Bilirkişi raporu dosyaya ibraz edildiğinde detaylı şekilde kontrol edilmelidir. Raporda yukarıdaki kontrol listesi yoksa, itiraz edilmelidir. Çünkü Yargıtay açık: Yetersiz raporla hüküm kurulması bozma sebebi. Tespit dönemiyle yakın tarihli emsal şart. Eski tarihli, piyasa koşullarını yansıtmayan sözleşmeler “emsal” diye sunulursa sonuç sapar. Karar, tespit dönemi yakınlığını özellikle vurguluyor. “Kira tespiti” uzmanlık isteyen bir davadır. Yanlış emsal seçimi, yanlış rapor, yanlış itiraz stratejisi davanın kaderini değiştirir. Bu karardaki ölçütler, doğru stratejinin iskeletini veriyor. 6) Son söz: Kira tespiti davalarında bilirkişi raporu “sonuç” değil, “ispat aracıdır” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 14.10.2025 tarihli bu kararı, kira tespit davalarında bilirkişi raporunun nasıl hazırlanması gerektiğini somut kriterlerle çiziyor: emsalin belgesi, yerinde inceleme, nitelik bazlı karşılaştırma, TBK 344/3 kriterlerine uygun değerlendirme, gerekçeli sonuç. eksikse, hüküm risk altındadır. T.C. YARGITAY 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/3101 Karar No: 2025/4808 Karar Tarihi: 14-10-2025 KİRA BEDELİNİN TESPİTİ DAVASI - YENİDEN BİLİRKİŞİ RAPORU ALINARAK DAVA KONUSU KİRALANANIN HAKKANİYETE UYGUN KİRA BEDELİNİN TESPİTİ YOLUNA GİDİLMESİ GEREKİRKEN YETERSİZ BİLİRKİŞİ RAPORU ESAS ALINARAK HÜKÜM KURULDUĞU - HÜKMÜN BOZULMASI ÖZET: Davalı tarafın bilirkişi raporuna yönelik istinaf sebebinin kabulü ile emsal olarak değerlendirilen taşınmazların varsa kira sözleşmeleri dosyaya alınarak, tesbiti istenen döneme yakın başlangıç tarihli emsal kira sözleşmelerinin bildirmeleri için taraflara yeniden fırsat verilmesi, ile TBK m.344 de belirtilen tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutulmak suretiyle yeniden bilirkişi raporu alınarak dava konusu kiralananın hakkaniyete uygun kira bedelinin tesbiti yoluna gidilmesi gerekirken, yetersiz bilirkişi raporu esas alınarak ilgili şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. (6100 S. K. m. 371) (6098 S. K. m. 344) Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkiline ait taşınmazın düzenlenen 08.07.2015 tarihli kira sözleşmesi ile aylık 204.000,00 TL kira bedeli karşılığında davalıya kiraya verildiğini, ek sözleşme ile aylık kira bedelinin 211.616,00 TL olarak belirlendiğini, sözleşmede artış şartının bulunduğunu, yıllık kira artışları ile hali hazırda ödenen kira bedelinin aylık 697.743,61 TL olup emsal kira rayiçlerinin altında kaldığını ileri sürerek, 08.07.2022 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık kira bedelinin 1.315.000,00 TL olarak tespitine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; ödenen kira bedelinin rayiçlere uygun olduğunu, kira sözleşmesindeki hükümlere uygun olarak kira artışlarının yapıldığını savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; taraflar arasında düzenlenen 08.07.2015 tarihli kira sözleşmesinde artış şartının bulunduğunu, bu nedenle davanın tespiti istenen döneme göre süresinde açıldığı, alınan bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazın boş olarak yeniden kiraya verilmesi halinde aylık kira bedelinin 2.877.401,67 TL/Ay +KDV olabileceğinin değerlendirildiği, taraflar arasındaki kira sözleşmesinin başlangıç tarihine göre yeni dönem kira parasının hak ve nesafet kurallarına göre saptanması gerektiği, kiracının taşınmazı kullanım süresine bağlı olarak %14 oranında hakkaniyet indirimi yapılarak ve taleple bağlı kalınarak kira bedelinin tespit ediliğinden bahisle; davanın kabulüne, kiralanan taşınmazın aylık kira bedelinin 08.07.2022 tarihinden itibaren 1.315.000,00 + KDV olarak tespitine karar verilmiş; karara karşı, taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. IV. İSTİNAF Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayılı belirtilen kararıyla; Mahkemece, keşif sonucu düzenlenen dosya kapsamına uygun ve denetime elverişli bilirkişi raporu esas alınarak; %14 oranında hakkaniyet indirimi yapılması, aylık kira bedelinin taleple bağlı kalınarak tespitine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı, ancak davacı vekili lehine eksik vekalet ücretine hükmedildiği gerekçesiyle; davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden davanın kabulüne, kiralanan taşınmazın aylık kira bedelinin 08.07.2022 tarihinden itibaren 1.315.000,00 + KDV olarak tespitine karar verilmiş; karara karşı, süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davalı vekili; kira bedelinin rayiçlere uygun bulunduğunu, tarafların serbest iradeleri ile düzenlemiş olan sözleşmeye bağlı olduklarını, kira sözleşmesindeki hükümlere uygun olarak kira artışlarının yapıldığını ileri sürerek; kararın bozulmasını istemiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, kira bedelinin tespiti istemine ilişkindir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 344. maddesinin üçüncü fıkrası; \"Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde ve bundan sonraki her beş yılın sonunda, yeni kira yılında uygulanacak kira bedeli, hâkim tarafından tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı , kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun biçimde belirlenir. Her beş yıldan sonraki kira yılında bu biçimde belirlenen kira bedeli, önceki fıkralarda yer alan ilkelere göre değiştirilebilir.” hükmünü içermektedir. Yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira süresinin belirli veya belirsiz süreli, kısa veya uzun süreli olduğuna bakılmaksızın beş yılın sonunda yeni kira yılında uygulanacak kira bedeli hakim tarafından tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak belirlenir. Uygulamada beş yıl sonrasındaki belirleme \"hak ve nesafet\" dönemi kabul edilerek bilirkişi tarafından kiralananın boş olarak aynı şartlarda kiraya verilmesi halinde getireceği kira bedelinin belirlenmesi sonrasında % 5 ila %20 arası “hak ve nesafet” ilkesi uyarınca indirim yapılarak kira parasının iş yerleri için brüt olarak tespitine karar verilirken; öncelikle tarafların tüm delilleri, varsa emsal kira sözleşmelerinin aslı veya onaylı örnekleri dosyaya alınmalı, bilirkişi marifetiyle kiralanan taşınmaz ve taraf emsalleri tek tek görülüp incelenmeli, böylece elde edilen veriler somutlaştırılarak, dava konusu yer ile ayrı ayrı (konumu, çevresi, niteliği, kullanım şekli, kira başlangıç tarihi, kira süreleri vb.) kira parasına etki eden tüm nitelikleri karşılaştırılmalı, emsal kira bedellerinin niçin uygun emsal olup olmadığı somut gerekçelerle açıklanmalı, dava konusu taşınmazın boş olarak yeniden kiraya verilmesi halinde getirebileceği kira parası belirlenmeli, hâkim tarafından bu kira parası dikkate alınmak suretiyle hak ve nesafete, kiracılık süresine , özellikle tarafların kira sözleşmesinden bekledikleri amaçlarına uygun indirim yapılarak makul bir kira parasına hükmedilmelidir. Taraflar arasında düzenlenen 08.07.2015 başlangıç tarihli ve 15 yıl süreli kira sözleşmesi ile davacıya ait taşınmaz öğrenci yurdu olarak kullanılmak üzere davalı tarafından kiralanmıştır. Davacı kiraya veren tarafından, 08.07.2022 tarihinde başlayan kira dönemi için kira bedelinin tespiti talep edilmiş olup, 6098 sayılı Kanunun 344/3 maddesi uyarınca kira bedelinin hak ve nesafet ilkelerine göre belirlenmesi gerektiği yönündeki Mahkeme değerlendirmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda; emsal olarak kabul edilen iki öğrenci yurdunda, yurt ücretleri esas alınarak değerlendirme yapıldığı, söz konusu emsal taşınmazların kira sözleşmesine konu olup olmadıkları, kira bedellerinin ne olduğu hususlarında herhangi bir açıklamaya raporda yer verilmediği görülmüştür. Ayrıca, döviz kurları, altın fiyatları vb. artışlar göz önünde bulundurularak hesaplama yapıldığı ve bu yöntemlerle belirlenen kira bedellerinin ortalamasının Mahkemece esas alındığı anlaşılmakta olup, düzenlenen bu bilirkişi raporu TBK m.344/3 de belirtilen kriterlere göre inceleme ve değerlendirme içermediğinden hüküm kurmaya elverişli değildir. Hal böyle olunca Bölge Adliye Mahkemesince; davalı tarafın bilirkişi raporuna yönelik istinaf sebebinin kabulü ile emsal olarak değerlendirilen taşınmazların varsa kira sözleşmeleri dosyaya alınarak, tesbiti istenen döneme yakın başlangıç tarihli emsal kira sözleşmelerinin bildirmeleri için taraflara yeniden fırsat verilmesi, ile TBK m.344 de belirtilen tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutulmak suretiyle yeniden bilirkişi raporu alınarak dava konusu kiralananın hakkaniyete uygun kira bedelinin tesbiti yoluna gidilmesi gerekirken, yetersiz bilirkişi raporu esas alınarak yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi uyarınca davalı yararına BOZULMASINA, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 14.10.2025 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
- İŞÇİYE ARA DİNLENMESİ VERİLMEMESİ HAKLI FESİH NEDENİDİR.
Çalışma hayatında en sık ihlal edilen işçi haklarından biri ara dinlenmesi hakkıdır . Pek çok işyerinde bu hak ya hiç kullandırılmamakta ya da kanunun öngördüğünden daha kısa sürelerle geçiştirilmektedir. Oysa ara dinlenmesi, işverenin takdirine bırakılmış bir kolaylık değil , kanundan doğan zorunlu bir haktır . Bu hakkın ihlali, işçi açısından haklı fesih sonucunu doğurabilecek kadar ağır bir hukuka aykırılıktır. Ara Dinlenmesi Nedir? Ara dinlenmesi; işçinin gün içindeki çalışma yükü nedeniyle bedensel ve zihinsel olarak yenilenmesini , iş sağlığı ve güvenliğinin korunmasını ve verimli çalışmanın sürdürülmesini amaçlayan zorunlu bir dinlenme süresidir . Ara dinlenmesi: Çalışma süresinden sayılmaz. Ücret kesintisine konu edilemez. İşçinin fiilen serbest olduğu bir zaman dilimidir. İşçi bu sürede iş görme borcundan tamamen kurtulur. İş Kanunu’na Göre Ara Dinlenmesi Süreleri 4857 sayılı İş Kanunu’nun 68. maddesi , ara dinlenmesini emredici şekilde düzenlemiştir. Buna göre günlük çalışma süresine göre verilmesi gereken asgari ara dinlenmeleri şöyledir: 4 saat veya daha kısa süreli çalışmalarda: en az 15 dakika 4 saatten fazla – 7,5 saate kadar çalışmalarda: en az 30 dakika 7,5 saatten fazla çalışmalarda: en az 1 saat Bu süreler asgari olup, işçi aleyhine kısaltılması kesinlikle mümkün değildir . Kanun, ara dinlenmesinin aralı veya tek parça halinde kullandırılmasına izin verse de, toplam sürenin eksiltilmesine asla izin vermez . Ara Dinlenmesi “Çalışma Şartı”dır Ara dinlenmesi, yalnızca bir mola değil; iş sözleşmesinin ve çalışma koşullarının ayrılmaz bir parçasıdır . Anayasa, kanun, yönetmelik ve yerleşik işyeri uygulamalarıyla oluşan bu çalışma şartları, işveren tarafından tek taraflı olarak değiştirilemez . İş Kanunu’nun 24. maddesine göre; Çalışma şartlarının uygulanmaması , işçiye haklı fesih hakkı verir . Bu kapsamda ara dinlenmesinin eksik kullandırılması, çalışma şartlarının uygulanmaması anlamına gelir. Yargıtay: Ara Dinlenmesi Eksikse İşçi Haklı Fesheder Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 09.05.2016 tarihli kararında bu husus açık ve net şekilde ortaya konmuştur. Karara Konu Olayda Ne Olmuştur? İşçi, haftanın beş günü 08.30 – 18.05 saatleri arasında çalışmaktadır Günlük fiili çalışma süresi 9 saat 35 dakika dır Ancak işçiye yalnızca 35 dakika ara dinlenmesi verilmiştir Oysa bu çalışma süresi için en az 1 saat ara dinlenmesi verilmesi zorunludur. Yargıtay’ın Açık Tespiti Yargıtay; Ara dinlenmesinin kanuni bir zorunluluk olduğunu, Eksik kullandırılmasının işçi aleyhine çalışma şartı değişikliği teşkil ettiğini, Bu durumun işçi açısından haklı fesih nedeni oluşturduğunu, İşçinin kıdem tazminatına hak kazanacağını açıkça kabul etmiştir. Yerel mahkemenin davayı reddetmesi hukuka aykırı bulunmuş ve karar bozulmuştur. Sonuç: Ara Dinlenmesi Verilmiyorsa İşçi Haklıdır Uygulamada sıkça karşılaşılan “zaten yemek yedi”, “iş yavaşladı”, “çay içti” gibi gerekçeler hukuken geçersizdir . Kanunun öngördüğü sürelerde ara dinlenmesi verilmemesi halinde: İşçi haklı nedenle fesih yapabilir Kıdem tazminatını talep edebilir İşveren “istifa etti” savunmasına sığınamaz Ara dinlenmesi, lütuf değil haktır . Bu hakkın ihlali, iş sözleşmesini işçi açısından çekilmez hale getirir ve haklı fesih sonucunu doğurur. Haklarınızı savunmak adına İş Hukuku alanında çalışan uzman bir avukattan görüş almanız büyük önem arz etmektedir. T.C. YARGITAY 22. Hukuk Dairesi Esas No: 2015/10216 Karar No: 2016/13875 Karar Tarihi: 09-05-2016 YARGITAY KARARI MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi DAVA : Davacı, kıdem tazminatı, ücret farkı ile yıllık izin ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, isteğin reddine karar vermiştir. Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş sözleşmesini fer'i ücretlerinin ödenmemesi, ücreti düşürülerek başka bir birimde çalıştırılması, yıllık izinlerinin kullandırılmaması sebepleriyle haklı nedenle feshettiğini beyan ederek kıdem tazminatı ile ödenmeyen ücret farkı ve yıllık izin ücretinin akdin feshinden itibaren en yüksek mevduat faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının fesih gerekçelerinin yerinde olmadığını, yıllık izin haklarını kullandığını, yıllık izin ücreti yönünden yasal faiz istenebileceğini, davacının 01.02.2013 tarihinden itibaren imalat kalite kontrol teknisyeni olarak atandığını ve bir itirazının olmadığını beyan ederek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, her ne kadar davacı vekili davacının iş akdini haklı nedenle feshettiğini iddia etmiş ise de, davacının fazla çalışmasının karşılığını aldığı, ücretle ilgili itirazın 2 ay sonra yapıldığı, davalının davacının memuriyete başlaması sebebiyle işten ayrıldığını savunduğu ve davacının kurum kayıtlarına göre 04.04.2013 tarihinde memuriyete başladığının tespit edildiği, davacının bu nedenle iş akdini feshetmesinin haklı bir neden teşkil etmediği ve kıdem tazminatının şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Temyiz: Kararı davacı taraf temyiz etmiştir. Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2-İşverence çalışma şartlarının uygulanmaması sebebine dayalı olarak iş sözleşmesinin işçi tarafından haklı olarak feshedilip feshedilmediği hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 24. maddesinde bendinde işçinin haklı fesih halleri düzenlenirken (II) bendinin (f) alt bendinde son cümle olarak “yahut çalışma şartları uygulanmazsa” şeklinde ifadeye yer verilerek, çalışma şartlarının uygulanmaması durumu işçinin haklı fesih nedenleri arasında yerini almıştır. Anayasa, kanun, tüzük ve yönetmelikler, bireysel ya da toplu iş sözleşmeleri, iş yeri personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklarla, işyeri uygulamalarının çalışma yaşamına etkileri sonucu her bir iş ilişkisinde çalışma şartları meydana gelir. Çalışma şartlarını belirleyen kaynaklarda bu şartlar bazen emredici olarak düzenlenmiş olup, işçi aleyhine değişikliğe gidilmesi işçinin rızası ile dahi mümkün değildir. Diğer hallerde çalışma şartlarında değişiklik yapılması 4857 sayılı Kanun'un 22. maddesinde özel biçimde ele alınmıştır. Anılan hükme göre, işçi aleyhine yapılması düşünülen değişikliğin işçiye yazılı olarak bildirilmesi ve altı iş günü içinde işçinin yazılı kabulü ile uygulamaya konulması gerekir. Aksi halde değişiklik işçiyi bağlamaz. Somut olayda, davacı ve tanık beyanlarından anlaşılan davalı işyerinde uygulanan çalışma sistemine göre haftanın beş günü 08:30-18:05 saatleri arasında çalışıldığı, pazartesi ve perşembe günleri arasında yemek arasının 35 dakika olarak uygulandığı ve başka bir ara dinlenmenin olmadığı anlaşılmıştır. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 68. maddesi uyarınca ara dinlenme süresi, günlük çalışma süresine göre kademeli bir şekilde belirlenmiştir. Buna göre dört saat veya daha kısa süreli günlük çalışmalarda ara dinlenmesi en az on beş dakika, dört saatten fazla ve yedi buçuk saatten az çalışmalar için en az yarım saat ve günlük yedi buçuk saati aşan çalışmalar bakımından ise en az bir saat ara dinlenmesi verilmelidir. 4857 sayılı Kanun'un 63. maddesi hükmüne göre, günlük çalışma süresi on bir saati aşamayacağından, 68. maddenin belirlediği yedi buçuk saati aşan çalışmalar yönünden en az bir saatlik ara dinlenmesi süresinin, günlük en çok on bir saate kadar olan çalışmalarla ilgili olduğu kabul edilmelidir. Başka bir anlatımla günde on bir saate kadar olan (on bir saat dahil) çalışmalar için ara dinlenmesi en az bir saat, on bir saatten fazla çalışmalarda ise en az bir buçuk saat olarak verilmelidir. Dosyadaki bilgi ve belgelerden davalı iş yerinde günlük 9 saat 35 dakikalık çalışma süresinde bir saat yerine 35 dakika ara dinlenme verildiği, buna göre yukarıdaki yasal düzenlemeye göre işçi aleyhine değişiklik yapıldığı, bu durumun işçi bakımından işyeri şartlarının uygulanmaması sebebiyle haklı fesih sebebi oluşturacağı gözönünde bulundurularak kıdem tazminatı isteminin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 09.05.2016 gününde oybirliği ile karar verildi.










